Laedriyye Akımı

Laedriyye Akımı
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : Agnostisizm Yorumlar : 0 Okunma : 1022 Beğen : 0

İnsan aklının Tanrı ve evren hakkındaki mutlak gerçeği bilemeyeceğini ileri süren felsefi akım, agnostisizm.

Arapça’da “bilmiyorum” anlamına gelen laedri fiilinden türetilmiştir. Terim olarak ilk ortaya çıkışı klasik İslam düşünce geleneği içinde, özellikle kelamcıların sofistler hakkındaki değerlendirme ve eleştirileri çerçevesinde gerçekleşmiş (Tehanevi, I, 666), daha sonra modern müslüman müellifler tarafından XIX. yüzyıl Batı felsefesinde benimsenen agnostisizme karşılık olarak kullanılmıştır (İsmail Fenni, s. 25; Cemil Saliba, II, 258). Yine modern kullanımda irfaniyye şeklinde ifade edilen gnostisizmin (bk. İRFaNİYYE) karşıtı olarak lairfaniyyenin daha uygun olacağı ileri sürülmüştür (Çankı, I, 87). Türkçe’de bilinmezcilik şeklinde karşılanan agnostisizm, XIX. yüzyılın ikinci yarısı boyunca bir Tanrı’nın var olup olmadığının bilinemeyeceği iddiası etrafındaki görüşleri ifade etmek üzere yaygınlık kazanmıştır.

Sokrat öncesi filozofların tabiat araştırmaları sonrasında ortaya çıkan sofistler, kanıtlanmış bilgiye ulaşmak yerine bir iddia konusunda muhatabı ikna sanatı olarak retoriği felsefi eğitimin esası kabul etmiş, bu yöndeki etkinlikleri bilginin imkanı ve değeri konusunda agnostik, septik ve relativist eğilimleri beslemiştir. Sofistlerden Protagoras, agnostisizmin temel yaklaşımını belirgin biçimde ortaya koyan bir filozoftur. Protagoras insanın her şeyin ölçütü olduğunu ileri sürmüş, bu görüş, algı yahut inançlardan bağımsız sabit bir gerçeklik olmadığı biçimindeki bir ana fikre dayandığı için gerçeğin bilgisinin de mümkün olmadığı şeklinde bir sonuç doğurmuştur. Protagoras’a göre ölçüt özne olunca insanın bilgi ve inançlarını belirleyen sabit bir gerçeklik ilkesi söz konusu olmayıp aksine insanın algı, duygu ve zanları dış dünyanın gerçekliğini belirlemektedir. Dolayısıyla gerçek herkese göre başkadır ve her bir görüş diğerinden daha doğru yahut daha yanlış değildir. Protagoras, tanrıların varlığı ve mahiyeti konusunda bilgi edinmenin insanın gücünü aştığı görüşündedir (Guthrie, s. 234-235). Sofistler arasında Protagoras gibi sübjektivist ve agnostik veya Gorgias gibi septik filozofların yanında Diagoras, Prodicus ve Critias gibi ateistler ve Antisthenes gibi monoteistler de vardır. Ancak septik, agnostik ve sübjektivistrelativist olanlarının İslam’ın klasik çağında ortaya konan Sufestaiyye tasniflerine karşılık geldiği söylenebilir.

Agnostik ve septik tutumların İslam düşüncesinin erken dönemlerinden itibaren tartışma konusu yapıldığı görülmektedir. Bunda eski Fars kültür coğrafyasından İslam entelektüel çevrelerine, özellikle de Cündişapur okulundan Abbasi saraylarına intikal eden “sufestai” telakkilerin gündem oluşturmasından başlayarak çeşitli amiller rol oynamış görünmektedir. Arapça’ya çevrilen felsefi metinlerde Sufestaiyye ile ilgili olarak yer alan aktarımlar, yine Şii eğilimli kelamcıların masum imamın ilmi otoritesini temellendirmek maksadıyla nazari bilginin değeri hakkında şüphe uyandırma gayretleri bu çerçevede zikredilmektedir. Nihayet din hakkında yapılan farklı yorumların, bir fikri dinamizmi ifade ettiği kadar neyin doğru olduğu konusunda tereddüt uyandırıcı bir olumsuz etkiye yol açtığı da anlaşılmaktadır. Eş‘ari ve Matüridi gibi büyük kelamcıların sofistlerle ilgili değerlendirme ve eleştirileri, Sufestaiyye terimi etrafında daha önceden oluşmuş gündemin derinleşerek devam ettiğini göstermektedir (Maķālat, s. 433-434; Kitabü’t-Tevĥid, s. 153-156; ayrıca bk. Makdisi, I, 48-49). Ebu Hafs el-Haddad ve İbnü’r-Ravendi gibi Şii eğilimli müelliflerin agnostik tarzdaki yaklaşımları nazari bilginin epistemolojik temellerini tehdit eder görünse de bunlar, Mu‘tezile’nin teşekkülünden itibaren kelam ilmine duyulan yaygın güveni sarsmaya yetmemiş, bu arada mantık çalışmalarının hızla gelişmesi sofistik yöntemin geçersizliği hakkında derin bir bilinç oluşturmuştur. Özellikle Batıni çevrelerin beslediği epistemolojik bunalımın Gazzali gibi etkili bilginlerin gayretiyle aşılması sonucu agnostik ve septik tutumlar İslam düşünce geleneğinde yaygınlık kazanamamıştır (Ess, s. 83-98).

Sofistleri gruplar halinde tasnif ederek agnostik eğilimleri orada zikretmek İslam kelamcılarının bir uygulamasıdır. İbn Hazm’in grup adı vermeden üçlü bir tasnife gittiği bilinmektedir (el-Faśl, I, 43). Nasirüddin-i Tusi, muhtemelen kelamcıları kastederek bir topluluğun felsefi bir ekol saydığı sofistleri laedriyye (agnostikler), inadiyye (septikler) ve indiyye (relativist / sübjektivistler) şeklinde üç gruba ayırdığını belirtmekte, laedriyyeyi “şüphe edenler ve şüphe edip etmediklerinden de şüphe edenler” şeklinde tanıtmaktadır. Buradaki şüphe, bilginin imkansızlığı hakkındaki kesin bir septisizmden çok bilinmezci bir tutumu ifade etmektedir (Telħiśü’l-Muĥaśśal, s. 40). Terimin benzeri bir tasnif içinde bu kadar açık biçimde kullanılmasına İbn Teymiyye’nin eserlerinde de rastlanmaktadır. İbn Teymiyye, filozofların Tanrı’nın sıfatları konusundaki tutumlarını laedriyye ile karşılaştırmakta, laedriyyenin yanı sıra “mütecahile” (bilgisizlik taslayanlar) kelimesini de kullanmakta ve agnostiklerin temel tezini onların ağzından, “Biz hakikatin ve bilginin var olup olmadığını bilmiyoruz” şeklinde aktarmaktadır (Minhacü’s-sünne, I, 231; II, 525).

Felsefe geleneğinde sofistlik daha ziyade bir teknik (sınaa, mihne) olarak kavranmış ve bu tekniğin genel adı olan safsata bir mantık disiplini olarak ele alınmıştır. Farabi’ye göre sofistler, bazı kimselerin zannettiği şekilde Sufestay adlı birinin öncülüğünde kurulmuş bir felsefi ekol olmadığı gibi bilginin imkanını reddedenlerin toplu adı da değildir; safsata tekniğini uygulama gücünde olan herkes bu adı almaktadır (el-Elfažü’l-müstaǾmele, s. 105; krş. Nasirüddin-i Tusi, s. 40; İbn Teymiyye, Beyanü’t-telbisi’l-Cehmiyye, I, 322). Filozofa göre temel işlevi hakikat konusunda yanıltmak (galat), saptırmak (telbis) ve şaşkınlığa düşürmek (tahyir) olan safsatayı mantığın bir disiplini olarak öğrenmek ve böylece yanıltıcı hikmetten (el-hikmetü’l-mümevvihe) korunmak gerekir (İĥśaǿü’l-Ǿulum, s. 66). Farabi gibi İbn Sina’da da laedriyye terimine rastlanmamaktadır. Ancak filozof, sofistlerin üçüncü şıkkın imkansızlığını reddedişleriyle ilgili olarak çözümlemelerde bulunurken bazı sofistler için agnostik çağrışımı yapacak şekilde “mütehayyir” (şaşkın, aklı karışık) kelimesini kullanmaktadır. Buna göre iki şeyin aynı anda doğru olamayacağını bilen bir filozof bu konuda inatlaşan sofisti bir şekilde susturmalı, fakat gerçeği görmesi muhtemel olan ve aslında yol gösterilme ihtiyacı içinde olan mütehayyiri de aydınlatmalıdır (eş-Şifaǿ, el-İlahiyyat [I], s. 49-50, 53). Fahreddin er-Razi ise metafizik bilginin imkanı açısından agnostik tutum geliştirenlerin kanıtlarını aktarmakta, cisimler hakkındaki bir meselede bile şaşkınlık ve dehşete kapılan insan aklının cismani olmayan varlıkları, özellikle Tanrı’yı bilme konusunda ne durumda olabileceği iddiasına dikkat çekmektedir (el-Meŧalibü’l-Ǿaliye, I, 41-59).

Laedriyye hakkındaki açıklama ve eleştiriler, Adudüddin el-ici ve onun ünlü şarihi Seyyid Şerif el-Cürcani’nin eserlerinde artık oturmuş şekilleriyle yer almaktadır. Cürcani’nin açıklamalarına göre Sufestaiyye hem aklın a priori bilgilerini (bedihiyyat) hem de duyu algılarını inkar eden bir akımdır. Bu akım laedriyye, inadiyye ve indiyye olarak anılan üç gruptan oluşmaktadır. Laedriyye duraksama (tevakkuf) tutumunu benimseyen gruptur. Laedriyyeye göre duyu ve akılla elde edilen algıların gerçeklik hakkında bilgi sağladığı yolundaki fikirler duyumcu ve akılcı akımlarca karşılıklı olarak geçersiz kılındığına göre bir yargıya varmak için akıl ve duyular dışında başka bir yargı gücüne başvurmak gerekmektedir. Fakat bunun için nazari araştırmadan başka bir yol yoktur. Nazari bilgi de zorunlu bilgiler gibi akli kavrayışın bir parçasından ibarettir. Eğer nazari yolla ulaşılan yargı doğru kabul edilecekse bu bir döngüye (devr) yol açacaktır. Dolayısıyla bu mesele karşısında susup agnostik kalmak icap eder. Cürcani’nin laedriyyeye verdiği cevap şudur: Eğer kendileri bu görüş ve tutumları konusunda kesin bilgiye sahiplerse bu onların laedri olmadıkları anlamına gelir. Eğer kesin bilgiye sahip olmadıklarını söylüyorlarsa iddialarının doğruluğu teziyle çelişiyorlar demektir. Her iki durumda da laedriliğin temelsiz olduğu ortaya çıkmaktadır. İnadiyye denilen grup ise varlığın gerçekliğini inkar konusunda laedriyye gibi duraksamayan, gerçekliği kesin şekilde inkar edenlerdir. Onları laedriyyeden ayıran husus, ikincilerin eşit güçteki deliller karşısında besledikleri şüphenin kesinlik taşıdığı iddiasıdır. İndiyye ise eşyanın gerçekliğinin inançlar (itikad) tarafından belirlendiğini ileri sürer. Bu telakkiye göre her grubun görüşü kendince doğru olup karşıtlarına göre yanlıştır. Bunda bir saçmalık yoktur; çünkü hiçbir şey kendi başına doğru olamaz; daima bir izafilik söz konusudur. Cürcani de öteki kelamcılar gibi sofistlerin bir ekol olduğunu düşünmektedir (Şerĥu’l-Mevaķıf, I, 81).

Modern Batı’da agnostik terimini ilk defa 1869’da kendi zihni tutumunu nitelemek için kullanan Huxley ateist, teist, panteist, materyalist, idealist, hıristiyan veya serbest düşünenler gibi akımların varlık problemini kendilerince çözdüklerini, ancak problemin kendisi için çözülemez olduğundan emin bulunduğunu ifade etmiştir. Huxley, teorik akla dayalı bilginin imkanını sorguladıkları için septik filozof David Hume ve kritisizmin büyük filozofu Immanuel Kant ile kendini aynı safta görmüştür. Sir William Hamilton, Kant’ı kendince yorumlayarak Tanrı hakkındaki bilginin insan aklının sınırları içinde gerçekleşemeyeceğini, Tanrı’nın mutlak ve sonsuz varlık olarak bütün izafetlerin ötesinde ve bilinemez olduğunu savunmuştur. Henry Longueville Mansel de Hamilton’u izleyerek onun fikirlerini Hıristiyanlık savunması lehine geliştirmiş, Tanrı’nın mahiyeti hakkında spekülasyonlara girişmenin boşuna bir çaba olduğunu, bağlanma duygusunun ve manevi basiretin tatmin etmek istediği ihtiyacı ancak inancın yerine getirebileceğini düşünmüştür. Herbert Spencer ise bilimin bilinemezliğin (nescience) sınırında durması, dinin de bilinemeyen karşısında huşu ile tatmin olması gerektiğini ileri sürmüştür. Filozof, Hamilton ve Mansel’den yararlanarak bilginin izafiliği üzerinde de durmuş, her şeyi belirli izafetler içinde kavrayan zihnin nesnelerin bizatihi kendisini kavramasının mümkün olmadığını, dolayısıyla tabiatı itibariyle kavranamaz olan gerçekliği kabul etmede dinle bilimin uzlaştığını söylemiştir. Leslie Stephan teologlara karşı agnostisizmi savunmuş; Robert Flint de Hamilton ve diğerlerinin benimsediği dini nitelikli agnostisizmin ne olumlu ne de olumsuz bir yargıya varmaktan kaçınan yaklaşımlarını eleştirerek onların tutumunun bilinmeyen bir Tanrı karşısında inanıyor gibi yapıp hiçliğe tapmaktan öte anlam taşımayacağını ileri sürmüştür. James Ward da benzer eleştiriler ortaya koymuştur.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında hararetli tartışmalara yol açan agnostisizmin XX. yüzyılda aynı bütünlük, süreklilik ve canlılığa sahip bir gündem oluşturduğu söylenemez. Güncel anlamıyla tipik bir agnostik olmak, Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için özel bir çaba içine girmeyen, ancak hayatını da Tanrı’nın varlığı kabulüne göre düzenlemeyen bir kişi olmak demektir.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

İlgili Sayfalar

Yorum Yaz


Yazdığınız yorumların genel ahlak kurallarına uygun olmasına özen gösteriniz. Ayrıca yazdığınız yorumlarda isminiz e postanız eksik yanlış olmamalıdır aski halde yorumlarınız onaylanmaz dikkate alınmaz cevap verilmez.

Dünya Dinleri