Hanbeli Mezhebinin Genel Özellikleri

Hanbeli Mezhebinin Genel Özellikleri
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : Hanbeli Mezhebi Karakteristiği Yorumlar : 0 Okunma : 3585 Beğen : 0

Hanbeli mezhebinin kuruluşu ile uzun tarihi süreç içerisinde gösterdiği gelişmeden ve kullanılan metodolojiden mezhebin üzerine inşa edildiği temel esasın, imkan nisbetinde naslara bağlı kalınması ve nasların anlaşılmaya çalışılması fikri olduğu anlaşılmaktadır. Zira başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere Hanbeli alimleri İslam hukuk tarihi içinde eser taraftarı yani ehl-i hadis olarak tanınırlar. Buradaki eser, sırasıyla Kitap ve Sünnet naslarını ve kendilerine Selef adını verdikleri sahabe nesli başta olmak üzere tabiin ve tebeu’t-tabiinin görüş ve uygulamalarını kapsamaktadır. Bu Selefi yaklaşımın sonunda Hanbeli alimleri hadiseler karşısında muhafazakar bir tavır almışlar, yeni mesele ve olayların zuhurunda bid‘at nazariyesini geliştirmişlerdir. Hatta bu mezhep mensuplarının bütün mezhebi ve içtimai münasebetlerinde hakim olan sıkılık ve umumiyetle diğer Sünni mezheplerde olduğundan daha mutaassıp bir müsamahasızlık içinde bulunmalarının sebebinin onların bu bid‘at anlayışları olduğu söylenebilir (İA, I, 171).

Eserci ve Selefi olmanın, özellikle de akaid konularında te’vilden kaçınmanın tabii sonucu olarak Hanbeli alimleri lafızlara ve onların zahirlerine ağırlık vermişlerdir. Ancak sınırsız olaylara sınırlı naslarla ve bunların lafzi (literal) yorumlarıyla cevap vermek sonuçta tabii olarak metodolojide bir tıkanmaya yol açacaktır. Hanbeliler’in bu çıkmaza düşmemek için insanın gerçek niyet ve maksadına (sübjektif irade) ayrı bir önem verdikleri görülmektedir. Hatta diğer bazı mezhepler, muamelelerin sıhhat veya butlanına hükmedebilmek için objektif kriterler koyma kaygısıyla akidler esnasında kullanılan lafızlara, gramer kurallarına, kıyas ve kaidelerine bağlı kalmayı esas alıp özellikle borçlar hukukunda muamele, şart ve akid sahasını daraltırken Hanbeliler lafızların yerine maksat ve niyeti, kıyas yerine de nasları ölçü alıp “istishabü’l-hal” prensibini de işleterek nasların yasaklamadığı veya naslarda yer almayan akid ve muamele çeşitlerine büyük bir genişlik getirmişlerdir. Ayrıca bu sübjektif irade alanını sedd-i zerai‘ prensibiyle kontrol ederek meşru amaçlar için araçların da meşru olması hususuna özel bir önem atfetmişlerdir. Onların, amaçlarla araçlar arasında kurdukları bu otokontrol sistemi, mezhebin günümüze kadar yaşamasını ve canlılığını korumasını sağlayan önemli bir amil olmuştur.

Hanbeliler’in istishab deliline dayanarak Kur’an ve Sünnet’te Allah tarafından yasaklanmamış hiçbir şeyin şeriat adına yasaklanamayacağını savunmaları özellikle ibadetlerde titiz, bunun dışındaki alanlarda geniş davranmayı gerektirmiştir. İtikad ve ibadetler alanındaki dar bakış açılarının etkisiyle tarihte Hanbeliler’le diğer mezhep mensupları arasında bazı tartışmalar çıkmışsa da fıkıhta bilhassa beraet-i asliyye istishabını temel prensip olarak kullanmaları hukuki hayatta büyük bir esneklik ve genişlik sağlamıştır. Netice itibariyle doktrin, ibadet sahasındaki darlıkla muamelat alanındaki genişlik arasında gidip gelen ve bu alanlardan her birinin cidarına çarparak hareket enerjisini kazanan bir sarkaç gibi devamlı olarak canlılık ve sürekliliğini korumuştur.

Başta kelam mezhepleri olmak üzere Hanbeliler’in diğer gruplara karşı sert davranmalarının ve içtimai hayatta müdahaleci bir karakter kazanmalarının temelinde, onların akaid ve ibadet alanındaki darlıkları ile emir bi’l-ma‘ruf ve nehiy ani’l-münker ve bid‘at konularındaki hassasiyetleri yatmaktadır. Ahmed b. Hanbel’in mihne olayındaki sabır ve salabetiyle halk nazarında büyük bir şöhrete kavuşmasından sonra onun görüş ve mücadelesini benimseyen bazı kimseler, sadece Mu‘tezile’ye karşı değil bizzat Mu‘tezile’ye bir reaksiyon olarak doğan Sünni-Eş‘ari mezhebi mensuplarına karşı da mücadele vermişlerdir. Bundan dolayı Hanbeliler’in diğer mezhep ve gruplara karşı katı tutumlarına ve sebep oldukları çeşitli içtimai hadiselere tarih ve tabakat kitaplarında sıkça rastlanmaktadır.

Ebü’l-Hasan el-Eş‘ari, Ahmed b. Hanbel hakkındaki sitayişkar ifadelerine ve onun görüşlerini benimsediğini açıkça beyan etmesine rağmen, başta dönemin meşhur Hanbeli imamı Berbehari olmak üzere Hanbelilerce hüsnükabul görmemiş, hatta ölümünden sonra Hanbeliler tarafından birçok defa tacize uğrayan türbesi yıkılarak kabrin yeri gizli tutulmuştur (Eş‘ari, el-İbane, naşirin önsözü, s. 37; İbn Ebu Ya‘la, II, 18; İbn Asakir, s. 413). Hanbeliler’in Eş‘ariliği sıkıştırma faaliyetleri Bağdat’ta Selçuklu hakimiyetinin ilk yıllarına kadar devam etmiştir. Meşhur mutasavvıf Kuşeyri’nin oğlu Abdürrahim b. Abdülkerim, 469’da (1076) Hanbeliler’in Bağdat’ta çıkardıkları olaylar üzerine şehri terketmek zorunda kalmış (Sübki, Tabaķat, IV, 234-235; VII, 161-162), 470 (1077) yılında ise başlarında Şerif Ebu Ca‘fer b. Ebu Musa olduğu halde Hanbeliler Nizamülmülk’ten koruma talep eden Ebu İshak eş-Şirazi ve talebelerine karşı harekete geçmişler ve meydana gelen olaylarda yirmi kişi hayatını kaybetmiştir (a.g.e., IV, 235). Selçuklular’ın Eş‘ariliğe olumlu yaklaşımlarına rağmen durum Hanbeliler açısından pek değişmemiş, Eşarilik VI. (XII.) yüzyılın ortalarından itibaren İslam dünyasının en geniş mezhebi olduğu halde onlar hayatları boyunca Eş‘arilik’le uğraşmaktan geri kalmamışlardır. Hanbeliler’in bu katı davranışları sadece ilmi alana inhisar etmemiş, günlük hayatta da bid‘at ehli olarak gördükleri kişilere karşı tavır almışlar ve halkı onlar aleyhine kışkırtmışlardır (özellikle 323/935 yılındaki “Hanbeli fitnesi” hakkında bk. İbn Kesir, XI, 181-182; Ahmed Teymur Paşa, s. 40-41). Hatta kendileri için tehlikeli gördükleri kimseleri zehirleyerek ortadan kaldırmaktan çekinmemişlerdir (mesela bk. Sübki, VI, 390-391).

Hanbeliler, kendi içlerindeki sapmalara karşı da çok dikkatli ve bağnaz bir tavır içinde olmuşlardır. Önemli bir usul ve dil alimi olan Hanbeli Ebü’l-Vefa İbn Akīl, bazı Mu‘tezile alimleriyle görüştüğü ve sufilere sempati duyduğu için beş yıl kadar gizlenmek zorunda kalmış ve tekrar ortaya çıkarken de daha önce savunduğu fikirlerden vazgeçtiğine dair bütün halkın huzurunda ve divan önünde bir belgeyi imzalamak zorunda kalmıştır (İbn Receb, eZ-Zeyl ala Tabaķati’l-Hanabile, I, 145).

XIX ve XX. yüzyıllarda Vehhabiler’in, Hicaz ve Necid bölgesindeki İslam’ın kültür varlıkları olan birçok kabir ve türbeyi bid‘at ve hurafelere karşı çıkmak adına yıkmaları, kendi tevhid anlayışlarını benimsemeyenleri kafir ve müşrik ilan ederek onlarla savaşı caiz görmeleri, mallarını ganimet kabul etmeleri ve bu uğurda Hicaz, Suriye ve Irak bölgelerinde birçok savaşa girmelerinde siyasi ve sosyal birtakım olaylar yanında Hanbeliler’in geleneksel mücadeleci ve müdahaleci karakterlerinin de etkisi olmalıdır.

Tarih boyunca Hanbeli alimlerinin akaid konularında çeşitli gruplarla ve bu arada bazı tarikat şeyhleriyle mücadele etmeleri, Hanbeliler’in tasavvufa karşı olduklarına dair bir kanaatin doğmasına sebep olmuştur. Ancak Ahmed b. Hanbel’den itibaren günümüze kadar gelen büyük Hanbeli imamlarının içtimai hayattaki mücadeleci karakterlerinin aksine mütevazi ve zahidane bir hayat sürdükleri görülmektedir. Bizzat Ahmed b. Hanbel hayatı boyunca zühd ve takva içinde yaşamış hatta zühd ile ilgili rivayetleri toplayarak Kitabü’z-Zühd adıyla bir eser telif etmiştir (Mekke 1347/1927; nşr. Muhammed Celal Şeref, İskenderiye 1984; nşr. Muhammed Said Besyuni Zağlul, Dımaşk 1406/1986). Ayrıca Hanbeliler arasında, Hace Abdullah-ı Herevi ve Abdülkadir-i Geylani gibi katı birer Hanbeli olan meşhur mutasavvıflar ve tarikat kurucuları da bulunmaktadır. İbn Receb’in, V. (XI.) yüzyılın ortalarından VIII. (XIV.) yüzyılın ortalarına kadar bir dönemi içine alan eZ-Zeyl ala Tabaķati’l-Hanabile adlı eserinde sufi ve zahid sıfatlarıyla nitelenen doksan beş alime rastlanır. Bundan, eserde tercüme-i halleri anlatılan 552 kişiden yaklaşık beşte birinin sufi adı verilebilecek derecede zahidane bir hayat yaşadığı anlaşılmaktadır. Bu husus, Hanbelilik ile sufilik arasında yakın bir ilişkinin bulunduğunu göstermektedir. Bu ilişki, genel anlamda ehl-i hadis dairesi içinde yer alan Hanbeliler’le sufilerin ehl-i re’ye, kelama veya akılcı teolojiye karşı ortak bir şekilde mücadele etmiş olmalarından da kaynaklanmaktadır (G. Makdisi, Religion, Law and Learning in Classical Islam, V, 120; ER, VI, 181).

Hanbeli alimlerinin bu zühdlerine rağmen tarihte bazı mutasavvıflarla tartıştıkları da bir gerçektir. Mesela Hanbeliler’in Muhyiddin İbnü’l-Arabi ve onun fikirlerinden esinlenen İttihadiyye fırkası ile mücadeleleri meşhurdur. Bu tartışmaların özellikle marifetullah, sıfatullah, hulul, vahdet-i vücud gibi kavramlar etrafında cereyan etmesinden, Hanbeliler’in bu mücadeleyi Selefi tevhid anlayışını korumak için yaptıkları, ancak zühd, takva, vera‘, sevgi ve tevazu gibi konularda mutasavvıflarla bir ihtilafları bulunmadığı anlaşılır. Dolayısıyla tasavvufun “zühd ahlakı” olarak sınırlandırılması halinde Hanbeli mezhebinin ona çok olumlu baktığı, ancak hulul, marifet ve ibaha gibi prensiplerine, felsefi boyutuna ve türbe, musiki ve ayinle ilgili çeşitli bid‘atlarına karşı çıktığı görülür.

Öte yandan Hanbeli mezhebi mensupları bütün İslam tarihi boyunca çeşitli politik roller üstlenmiştir. Bunda, Ahmed b. Hanbel’in hilafet kurumu hakkındaki siyasi görüşleriyle onun Haricilik ve Şiiliğe karşı oluşunun ve Hanbeli alimlerinin yaşadıkları dönemlerin sultanları ile yakın ilişkilerinin etkisi olmalıdır. Ebü’l-Abbas Ahmed b. Ca‘fer el-İstahri, Ahmed b. Hanbel’in akideyle ilgili görüşlerine dair rivayetinde onun imamların Kureyş’ten olduğu prensibini benimsediğini, insanlardan iki kişi kalıncaya kadar hilafetin Kureyş kabilesinin hakkı olacağını ve diğer insanların bu konuda onlarla çekişmeye bile haklarının bulunmadığını, kıyamete kadar onlardan başkası için hilafet hakkının kabul edilmeyeceğini söylerken (İbn Ebu Ya‘la, I, 26) Muhammed Ebu Zehre, İbn Hanbel’in hilafetin Arap hanedanından birine veya herhangi bir Arap kabilesine mahsus olduğunu açıkça belirtmediğini kaydeder (İbn Hanbel, s. 162).

Mezhebin oluşum sürecinde, Mutezile ’nin yönlendirmeleriyle baskıcı bir politika takip eden dönemin halifelerine karşı Ahmed b. Hanbel’in tavrı, sadece akaid konusundaki görüşünü belirtmekten ibaret olmayıp bu politikalara karşı verilen siyasi karaktere sahip bir fikir hürriyeti mücadelesi olarak da nitelendirilebilir. Bu mücadelenin kazanılmasından sonra Hanbeliler Ehl-i sünnet’i koruma adı altında iktidarın yanında yer almışlar, her biri parlak birer vaiz olan Hanbeli alimlerinin halk nazarındaki yüksek mevkilerini bilen dönemin devlet adamları da bu alimlerle beraber görünmeye ayrı bir önem atfetmişlerdir. Özellikle Şii Büveyhiler’in Bağdat Abbasi Hilafeti’ni nüfuzları altına almaları üzerine Hanbeli mezhebi mensupları dönemin muhalefet grubu rolünü üstlenerek Şia karşısında Ehl-i sünnet’in ve başta Büveyhiler olmak üzere diğer küçük devletler karşısında da Abbasi Hilafeti’nin güçlendirilmesine taraftar olmuşlardır. Hanbeliler, Moğollar’ın Bağdat’ı işgalinden sonra Suriye ve Mısır’da Ehl-i sünnet’in temsilcisi olarak Memlükler’i desteklemişler ve bu arada Haçlılar’a karşı yapılan seferlerde sultanlarla beraber bulunmuşlardır.

Osmanlılar devrinde uzun bir sessizlik dönemi yaşayan Hanbelilik, Muhammed b. Abdülvehhab’ın Muhammed b. Suud’la 1744 yılında Dir‘iye’de yaptığı anlaşma ile siyasi bir hareket hüviyeti kazanarak Suudi Arabistan Krallığı’nın doğuşuna zemin hazırlamıştır. Halen adı geçen devletin resmi mezhebi olarak varlığını sürdürmeye devam etmektedir.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

Dünya Dinleri