Katolik Mezhebi Tarihçesi

Katolik Mezhebi Tarihçesi
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : Hıristiyan Katolik Mezhebi Yorumlar : 0 Okunma : 3491 Beğen : 0

Katolik hıristiyanların anlayışına göre Roma Katolikliği gerçek Hıristiyanlık’tır, Roma kilisesinin Katolik diye adlandırılması tarihi realiteye de uygundur; zira Hıristiyanlığın kurucusu olan İsa Mesih tarafından havari Petrus’a, “Ben kilisemi bu kayanın (Petrus) üzerine kuracağım ... Göklerin melekutunun anahtarlarını sana vereceğim” (Matta, 16/18-19) diyerek ilk hıristiyan cemaat içinde birinci sırayı ona vermiştir. Petrus ise rivayete göre Roma’da görev yapmış ve ilk Roma piskoposu olmuş, onun halefleri olan Roma piskoposları da kendisinden sonra bu görevi sürdürmüşlerdir. Petrus, İsa Mesih’in yeryüzündeki vekili ve Roma piskoposu olduğu için onun yerine geçen piskoposlar da (papalar) hem İsa Mesih’in yeryüzündeki vekilleri hem de Petrus’un halefleri olmakta, dolayısıyla İsa Mesih’in dinini temsil etmektedirler, böylece Roma kilisesi de Mesih’in kilisesi olmaktadır. Ancak birçokları Petrus’un Roma’ya gelişini kabul etmemekte ve Roma’nın üstünlüğünün muahhar bir olay olduğunu ileri sürmektedir (Duroselle - Mayeur, s. 14).

Hz. İsa sonrasında Hıristiyanlık yahudiler ve yahudi olmayanlar arasında yayılmaya başlamış, asıl gelişmesini Pavlus’un önderliğinde yahudi olmayanlar içinde ve Avrupa coğrafyasında gerçekleştirmiştir. Pavlus’un liderliğini yaptığı, onun yorumuyla şekillenen Gentile Hıristiyanlığı Avrupa’da hızla yayılırken Roma İmparatorluğu’nun karşı tavır alması sebebiyle IV. yüzyıla kadar bir yer altı hareketi olma özelliğini sürdürmüş, bu dönemde hıristiyanlara çeşitli baskı ve zulümler yapılmıştır. Neron, Roma’nın yakılmasından hıristiyanları sorumlu tutmuş, Pavlus ve Petrus Roma’da öldürülmüş, daha sonra Domitian, Decius, Valerian, Diocletian ve Galerius dönemlerinde hıristiyanlar şiddetli zulümlere maruz kalmıştır.

Konstantin’in 313’te yayımladığı Milan fermanıyla Hıristiyanlığa serbestlik tanıması, daha sonra kendisinin de hıristiyan olması kilise tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Konstantin, Hıristiyanlığın karşılaştığı çeşitli problemlerin çözümü için konsiller toplamıştır. Ayrıca Konstantin tarafından yeni Roma ilan edilen (330) İstanbul, 381 tarihli İstanbul Konsili’nde dini açıdan Roma’dan sonra ikinci sıraya yerleştirilmiş, ancak Roma, siyasi üstünlüğün dini üstünlüğe temel yapılmasına karşı çıkarak konsilin bu kararını reddetmiştir. I. Theodosios Hıristiyanlığı Roma Devleti’nin resmi dini yapmış (380) ve imparator kilisenin hamisi ve kilise kurumlarının düzenleyicisi haline gelmiştir. Bu dönemde kilise, bir taraftan yayıldığı Roma dünyasına intibak etmeye çalışırken diğer taraftan kilise hiyerarşisini, sakramentleri, ibadet ve disiplin kurallarını tesis etmiş, örgütlenme modeli olarak Roma İmparatorluğu’nun siyasi ve idari yapısını örnek almıştır. Gerek kilisenin yönetim birimlerine gerekse bu birimlerin başında bulunanlara unvan olarak imparatorluğun siyasi literatüründeki isimler verilmiştir. Grek ve Roma mirası kiliseye nüfuz etmiş, piskoposlar üst düzey imparatorluk görevlilerinin adetlerini benimsemiş, Roma piskoposu da putperest Roma’nın başrahibinin unvanını (pontifex maximus) almıştır.

395’te Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesi sonucunda Batı’daki Hıristiyanlık Latin kökenine bağlı kalıp Avrupa coğrafyasını şekillendirmiş, Doğu Hıristiyanlığı ise İstanbul merkez olmak üzere Anadolu coğrafyasındaki Hıristiyanlığı oluşturmuştur. İlk dönem kilisesi Gnostisizm gibi çeşitli akımlarla mücadele etmiş ve hıristiyan teolojisinin temellerini atan önemli kilise babaları yetiştirmiş, konsillerde başta Hz. İsa’nın tabiatı olmak üzere çeşitli konular tartışılmıştır.

IV ve V. yüzyıllarda Hıristiyanlık Akdeniz çevresindeki bütün bölgelere yayılmış, diğer taraftan Roma’nın barbar diye nitelediği başta Germen kabileleri olmak üzere çeşitli kavimlerin istilaları sonucunda Batı Roma çökmüştür (476). İmparatorluk çökerken istilacı kavimlerin karşısında tek güç odağı olarak başında Roma piskoposu (papa) bulunan Katolik kilisesi kalmıştı. Böylece Roma İmparatorluğu yıkılırken Roma Katolik kilisesi, içinden çıktığı İmparatorluğun nüfuz ve itibarından, geleneklerinden faydalanarak gelişmiştir. Roma patriği (papa) kendisini bütün hıristiyanların başı ilan etmiş, artık ortada imparator da kalmadığından kendisine bazı imparatorluk unvanlarını izafe etmiştir (Wells, s. 151-152). Bizans, Konstantin’den itibaren hıristiyanlaşan Grek-Roma medeniyetini muhafaza ederken Batı Roma hıristiyan kalarak barbarlaşmıştır. Doğu’da çok ciddi teolojik problemler tartışılırken Batı Roma’da düzenin sağlanması için disipline ağırlık verilmiştir.

Kilise istilacıları hıristiyanlaştırmış, Keltler, Alman kökenli Frank kabileleri, İngilizler hıristiyan olmuş, böylece Hıristiyanlığın Roma kilisesine özgü biçimiyle Batı Avrupa kültürü arasında sağlam bağlar kurulmuştur. Kilisenin Batı Roma topraklarında devletin yerini almasıyla Roma piskoposu Batı’da düzeni sağlayabilecek tek etkin güç durumuna gelmiştir. Buna karşılık Doğu’da kilise imparatorun hükmü altına girmiş ve sezaropapizm denilen bir devletkilise ilişkisi ortaya çıkmıştır (Yazıcıoğlu, s. 50).

İlk asırlarda papa halk ve ruhban sınıfınca seçilerek göreve gelen küçük Roma piskoposu iken IV. yüzyılın başında İtalya yarımadası ve adaların metropoliti olmuş ve Batı’nın patriği kabul edilmiştir. Nihayet papa, Petrus’un halefi olarak evrensel üstünlüğe sahip olduğunu ilan etmiş, Papa I. Leon papanın yetkilerini arttırmıştır. 535’te Bizans İmparatoru Iustinianos İtalya’yı fethinin ardından bir tür sezaro-papizm tesis ederek papalığı kendine bağlamaya çalışmış, zamanla zayıflayan papalık Büyük Gregory ile tekrar gücünü kazanmıştır. Bu arada Batı’daki manastır hayatının temelleri atılmıştır.

VIII. yüzyılın başlarında papalık, Kuzey İtalya’daki Lombardlar’ın baskısı karşısında Franklar’dan yardım istemiş ve papalıkla Franklar arasındaki ittifak sonucunda Papa III. Leon’nun 800’de Franklar’ın kralı Charlemagne’ı imparator olarak tanıması ve ona taç giydirmesiyle Kutsal Roma İmparatorluğu kurulmuştur. Böylece hıristiyan dünyasında yeniden ikili imparatorluk sürecine girilmiş ve imparatorların papaların elinden taç giymeleri geleneği yerleşmiştir. Charlemagne döneminde kilisede çeşitli reformlar yapılmışsa da kral, bütün Batı Hıristiyanlığını maddi ve manevi aynı güç altında toplama idealini gerçekleştirememiştir.

Germen kavimlerinden Franklar’ın kurduğu Karolenj İmparatorluğu yıkılınca dağılan siyasi birliğe paralel olarak hıristiyan birliği ülküsü de çözülme sürecine girmiş, X. yüzyıl ve XI. yüzyılın bir bölümü karanlık dönemler olmuştur. Papa VII. Gregory birçok reform yaparak papazlık rütbe ve makamının dünyevi menfaatler karşılığı satılmasına, kilise mallarının elden çıkarılmasına ve kilisenin yetkilerinin sivil yönetime devrine karşı çıkmıştır. Devletin kutsal niteliğini ve imparatorun Tanrı’nın vekili sıfatını, yöneticilerin piskopos tayin etmelerini kaldırmıştır. Roma piskoposunun imparatoru azledebileceğini, bizzat Tanrı tarafından verildiği için ruhani iktidarın dünyevi olana üstün olduğunu, dünyevi olanı yargılayabileceğini ve azledebileceğini ilan etmiş, nitekim İmparator IV. Henry’yi azletmiştir. Papalığın üstün iktidarın kendisinde olduğu görüşü Papa III. Innocent döneminde doruk noktasına ulaşmıştır.

Kilisenin Doğu (Ortodoks) ve Batı (Katolik) diye ikiye ayrılması (1054) Katolik kilisesi tarihinde bir başka dönüm noktası oluşturmuş, Papa VII. Gregory döneminden (1073-1085) XVI. yüzyıldaki reform hareketine kadar kilise hukukçuları ile ilahiyatçıların da katkısıyla Roma, gerek ruhani gerekse dünyevi alanlarda papalığın üstünlüğünü vurgulayan yeni bir öğreti geliştirmiştir. Ancak VIII. Bonifatius’un Fransa Kralı IV. Philippe ile arasındaki çatışmada yenik düşmesiyle Avignon papalığı (1309-1377) ve Batı’daki bölünme (1378-1417) birbirini izleyince papalığın gücü ve saygınlığı sürekli gerilemiş, XV. yüzyıl ortalarında heretik akımlar, papalık karşıtı konsiller ve iç bozulma kiliseyi sarsmıştır.

XVI. yüzyıl boyunca Martin Luther, Calvin, Zwingli ve diğer birçok din adamı kilisedeki yozlaşmaya karşı mücadeleye girişmişlerdir. Reform hareketi bir yandan Roma’nın Batı Hıristiyanlığı üzerindeki ruhani hakimiyetine son verirken öbür yandan Katolik kilisesini de kendi içinde yenilenmeye girişmek zorunda bırakmıştır. Bunun bir sonucu olarak toplanan Trent Konsili’nde (1545-1563) alınan kararlar dört yüzyıl boyunca kilise hayatına yön vermiş ve Katolik kilisesinin hem kendine bakışını hem de başka kiliselerle ilişkilerini belirlemiştir. Ancak öğreti alanında Roma’nın geleneksel tutumu daha da katılaşmış, papalık ile Curia Romana’nın kilise hayatı ve yönetimi üzerindeki denetimi gitgide artmış, böylece merkezileşmiş, otoriter ve gelenekçi bir kilise yapısı doğmuştur.

Avrupa’da meydana gelen Otuzyıl savaşları (1618-1648) sonrasında Katolik kilisesi kaybettiği bazı toprakları geri almış ve Vestfalya Antlaşması ile (1648) din savaşları sona ermiş, Avrupa Hıristiyanlığı’nın bugünkü siyasi-dini coğrafyasını belirleyen sınırlar çizilmiş, güneyde Katolik, kuzeyde Protestan devletler hakim olmuştur (Bressolette, I, 291). XVII. yüzyılda Fransa kilisesi, papanın da üzerinde genel konsilin otoritesini kabul ederek Roma’ya karşı bağımsızlığını ilan etmiş (gallikanizm), fakat bu hareket I. Vatikan Konsili tarafından (1869-1870) papanın öğretisinin değiştirilemeyeceği, dolayısıyla herhangi bir kurulun onayına sunulamayacağı belirtilerek reddedilmiştir. Katolik kilisesi daha sonraları bir yandan reform sebebiyle yitirdiği etkinlik alanlarını yeniden ele geçirmeye, öte yandan Amerika ve Doğu’da misyonerlik faaliyetlerine başlamıştır. Başta Cizvitler olmak üzere yeni kurulan tarikatlar bu alanda bir hayli etkili olmuştur.

Aydınlanma ve siyasi devrimler boyunca kilise çeşitli saldırılarla yüzyüze gelmiştir. Bunun sonucu olarak Katolik kilisesi XIX. yüzyılda modern dünyaya düşmanca bir tavır takınma yolunu seçmiştir. I. Vatikan Konsili (1869-1870) ve Vatikan devletlerinin ortadan kalkışını takip eden yüzyıl boyunca bunalımlardan kurtulamamıştır. Kilisenin sanayileşmiş ülkelerdeki toplumsal adalet mücadelesine katılmakta geç kalması Avrupa’da çalışan sınıfların kiliseye sırt çevirmelerine yol açmıştır. Antiklerikal rejimler de kilisenin siyasi gücünü ve eylem özgürlüğünü sınırlamakta başarılı olmuşlardır. II. Vatikan Konsili (1962-1965), kilisenin öğretisini ve iç yapısını çağın şartlarına uydurma ve Katolikler’le çağdaş hayat arasındaki karşıtlığı yumuşatma yönünde kararlar almış, ibadet dilini serbest bırakmış, Protestanlar’a daha kolay ulaşabilmek için Eski Ahid’in İbranice versiyonunu kabul etmiştir. Laiklerin dini işlere katılabileceği bazı düzenlemeler yapılmış, ancak konsili izleyen yıllarda modernleşme girişimleri kilise içinde çeşitli ayrılıklara yol açmıştır.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

İlgili Sayfalar

Dünya Dinleri