İsmailiyye Mezhebi İnanç Esasları

İsmailiyye Mezhebi İnanç Esasları
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : İsmailiyye Mezhebi Yorumlar : 0 Okunma : 65 Beğen : 0

İsmail b. Cafer ve oğlu Muhammed b. İsmail’in imamlıklarını destekleyen ilk İsmaililer’in imamet konusundaki düşünceleri açık olarak bilinmemekle birlikte İmamiyye kaynakları, ilk İsmailiyye’nin Cafer es-Sadık’ın ilahlığını ve kendisinin onun tarafından peygamber olarak görevlendirildiğini iddia eden Ebü’l-Hattab el-Esedi’nin mensupları olduğunu ileri sürmektedir (Nevbahti, s. 58-59). Fakat daha sonra genellikle Ebü’l-Hattab’ı kötüleyen İsmaili doktrini, onun ve mensuplarının düşüncelerinden etkilenmiş gibi görünmek istememiştir. Bununla birlikte IV. (X.) yüzyılın başlarında yazılan ve Bedahşan İsmailileri’nce muhafaza edilen Ümmü’l-kitab, genel düşünceye zıt olarak Ebü’l-Hattab’ın Muhammed el-Bakır’ın sadık ve önemli bir öğrencisi, oğullarının da İsmailiyye’nin kurucuları olduğunu belirtir.

III. (IX.) yüzyılın ikinci yarısında ihtilalci İsmaili hareketi tarafından propagandası yapılan doktrinin özellikleri, ancak sonraki İsmaili kaynakları ile İsmaili olmayan yazarların onlar hakkındaki beyanlarından tesbit edilebilmektedir. İleriki dönemlerde çeşitli vesilelerle ıslah edilen İsmailiyye doktrininin ilk devresinin en belirgin özelliği zahir ve batın ayırımıdır. Tevil metodunun aşırı bir şekilde kullanılarak batıni manayı ortaya koyma gayretlerinden dolayı İsmailiyye uzun süre Batıniyye ismiyle anılmıştır. Bu düşünceye göre nasların bir zahiri, bir de batını vardır. Görünürdeki anlam zahiri, onun ötesindeki asıl anlam ise batınidir. Onlara göre, gönderilen kitap ve şeriatlar peygamberlere göre değişmesine rağmen batıni hususiyetler kesinlikle değişmeyen asli gerçeklerdir. Bu sebeple batın daima zahirin üstündedir. Batının kavranıp anlaşılması salikin manevi ilerleyişine bağlıdır. Zahir öze ulaşmak için kırılması gereken bir kabuk konumundadır. Öze ulaşmak için mutlaka mezhebin prensiplerine uygun yorumlama demek olan te’vile başvurmak gerekmektedir. Te’vil şeriatın verilerini irfani hakikatlere iletir. Salik, özünü ve davranışlarını manevi anlama uydurursa onun için şeriata bağlanma zorunluluğu söz konusu olmayacaktır. Genellikle harf ve sayıların taşıdığı ileri sürülen sırri ve manevi özelliklere dayanılarak yapılan batıni te’viller sonucunda ortaya çıkan gnostik sistemde kendilerine has bir kozmoloji anlayışı ve devri kutsal tarih yer almaktadır. Fatımiler öncesi İsmaili kozmolojisine ait olup sonraki kaynaklara iyice aksetmeyen İsmaili mitolojik düşüncesine göre Allah’ın “kaf” ve “nun”dan teşekkül eden bir “kün” (ol!) emri vardır. Te’vil ilkesi çerçevesinde kün lafzının müennesi ve bu emrin sonucu yanyana getirildiği zaman “kuni” ve “kader”den oluşmak üzere iki orijinal prensip ortaya çıkar. Kuni müennes, kader ise müzekker unsurlardır. “el-Hurufü’l-ulya” diye bilinen bu prensibin harfleri yedi büyük peygamberi ve onlara vahyedilen mesajları temsil etmektedir. Bu iki prensipten fiziki alanda bulunan insanlarla ruhi alem arasında aracılık yapan ve Cebrail, Mikail ve İsrafil’le aynı olan üç büyük tabiat üstü güç “ced, feth, hayal” ortaya çıkmıştır. Kabul edilen devri tarih ilkesine göre her devir bir natık nebiden sonra bir vasi ve altı samit imam sistemine göre devam eder. Natık peygamberdir. Her natık esas yahut samit denilen kendisinden sonraki imam tarafından takip edilir. Peygamberler vahyin zahiri, imamlar da batıni anlamını ortaya koyarlar. Her devrin yedinci imamı diğerlerinde bulunmayan ilahi bir güce sahiptir. Hamidüddin el-Kirmani’ye göre her devrin yedinci imamı semavi güçlerin ve şerefli yedi sayısının desteğiyle, natıkın büyük devresinin kendisinin hakim olduğu küçük bir dönemini kapatan, inkarı mümkün olmayan manevi güce sahip bir kimsedir. İsmailiyye’ye göre natıklar ve esasları şöyledir: adem’in esası Şit, Nuh’un Sam, İbrahim’in İsmail, Musa’nın Harun ve isa’nın Şemun’dur. Hz. Muhammed’in esası ise Ali ve daha sonra Hasan, Hüseyin, Zeynelabidin, Muhammed el-Bakır, Cafer es-Sadık ve İsmail b. Cafer’dir. Muhammed b. İsmail’in esası Abdullah b. Meymun el-Kaddah, ondan sonra Abdullah’ın oğulları Ahmed, Mahmud ve torunu Ubeydullah (Ubeydullah el-Mehdi) diye bilinen Said’dir. Bununla birlikte Muhammed b. İsmail el-Mektum’un yedinci imam olduğuna, natık, kāim veya mehdi olarak tekrar geleceğine, İslam şeriatını ortadan kaldıracağına, kendi şeriatının batıni gerçeklerin tamamını kapsayacağına ve bütün aleme hakim olacağına, gelinceye kadar ise her birine cezire adı verilen on iki bölgede vekillerinin bulunduğuna inanılmıştır. Muhammed b. İsmail’in tekrar dönüşünden önce mezheple ilgili sırların gizli tutulması, ahid ve misak alınmamış kimselere ifşa edilmemesi İsmailiyye’de uyulan bir gelenek olmuştur. İsmailiyye’deki bu yedi devir inancından dolayı fırkanın ilk dönemlerde “Sebiyye” (alem ve imamet anlayışlarında yedili bir sistemi benimseyenler) diye anıldığı bilinmektedir. İsmailiyye doktrininde bu husus daha sonra terkedildiği için Sebiyye ismi günümüz İsmaililer’i tarafından kullanılmamaktadır.

İsmailiyye’deki zahir ve batın ilişkisi zaman ve mekana göre de farklılık göstermiştir. Müeyyed-Fiddin diye bilinen Hibetullah eş-Şirazi zahir ve batının birlikte ele alınması gerektiğini, birini alıp diğerini almayanın İsmaili olamayacağını belirtirken zahirin tamamen terkedildiği, te’vilin sınır ve kapsamının genişletildiği, batıni gerçeklere ulaşmak bahanesiyle aşırılığa gidildiği de çok defa görülmüştür. Mesela namaz imama kalben yönelmek, oruç davetin sırlarını ifşa etmemek, hac imamı ziyaret etmek şeklinde anlaşılmış ve uygulanmıştır. IV. (X.) yüzyılın başlarından itibaren eski kozmoloji telakkisi terkedilerek büyük ihtimalle yerine dai Ebu Ahmed en-Nesefi tarafından Yeni Eflatuncu alem anlayışı konulmuştur. Buna göre Allah her türlü idrak, sıfat, isim, ayrıca varlık ve yokluğun ötesinde mutlak varlık olarak nitelendirilmiştir. Allah kendi emriyle önce ilk yaratılma özelliğini haiz olan aklı yaratmıştır. Allah her türlü sıfattan münezzeh kabul edilince kemal sıfatlarının hepsinin onun ilk yarattığı akılda bulunması gerekmektedir. Akıl her harekete geçenin muharriki, Allah’tan başkasının varlığının illeti olup fiilinde Allah’tan başkasına muhtaç değildir. Akıl zatında akıl ve makuldür. Aristo, Farabi ve İbn Sina’nın ilk muharrike nisbet ettikleri özelliklerle İsmailiyye’de aklın özellikleri benzerlik arzetmektedir. Akıldan sudur yoluyla nefis ortaya çıkmıştır. Nefsin, aklın olgunluğuna duyduğu iştiyak sebebiyle harekete geçmesi sonucunda felekler, yıldızlar ve bunların hareketleri oluşmuştur. Feleklerin nefis vasıtasıyla hasıl olan hareketinden elementler (müfredat); rutubet, kuruluk, soğukluk ve ılıklık gibi özelliklerin birbirine katılmasından da hava, su, ateş ve toprak gibi birleşik cisimler (mürekkebat) ortaya çıkmıştır. Madenler, bitkiler ve hayvanlar bu cisimlerdendir. Cüz’i nefisler bedenlerle birleşince insan meydana gelmiş, insan diğer varlıklar arasında özel bir kabiliyetle temayüz etmiş ve külli aleme nisbetle insanın da bir alemi oluşmuştur. Külli alemdeki akıl ve nefse karşılık insanın yaşadığı alemde müşahhas akıl ve müşahhas nefis vardır. Müşahhas aklın hükmü olgun bir şahıs olan natıkın hükmü gibidir. Müşahhas nefsin hükmü de esas veya vasi denilen imamın hükmü gibidir. Nesefi’nin alemin yaratılışı hakkında genellikle kabul edilen bu kozmolojik anlayışı, daha sonraki müellifler tarafından gözden geçirilerek kısmen değiştirilmek suretiyle yeniden düzenlenmiştir. Bu anlayıştaki akıl yerine kalem ve arş, nefis yerine levh ve kürsi gibi İslami kavramlar kullanılmıştır. Fatımi daveti, dördüncü halife MuizLidinillah dönemine kadar bu kozmoloji anlayışını benimsememiş görünmektedir.

İsmailiyye’nin ilk devresinde imamet konusunda benimsenen düşünce, Muhammed b. İsmail’in gizlenmiş son imam ve mehdi olup tekrar geldiğinde natık olarak görev yapacağı ve imamların sayısının yedi ile sınırlandırılması şeklindeki ilk doktrin Fatımi davetinin ortaya çıkmasıyla zaruri olarak ıslah edilmiştir. Bu konuda ilk teşebbüsü Ubeydullah el-Mehdi gerçekleştirmiştir. Ona göre Cafer es-Sadık’ın ölümünden sonra imamet diğer oğlu Abdullah el-Eftah’a intikal etmiş, ardından onun nesli vasıtasıyla hiçbir kesinti ve sınırlamaya uğramadan dedelerine, onlardan da kendisine kadar gelmiştir. İsmailiyye’nin ilk imamet doktriniyle bu düşünceyi uzlaştırmak için sonraları gösterilen gayretler neticesinde Muhammed b. İsmail’in imameti ve onun Fatımiler’in atası olduğu kabul edilmiştir. Fatımiler’le birlikte Muhammed b. İsmail’in aleme huzur ve sükun getiren mehdi olarak döneceği düşüncesi terkedilmiş, yerine kāim, yani halen mevcut olan imam kavramı getirilmiştir. Bununla birlikte Fatımi Devleti’nin kurulması ve onun gösterdiği hedefleri gerçekleştirmesi de zaman zaman onun kāim şeklinde dönüşünün ruhani yorumu diye ortaya konulmuştur.

İlk İsmaili doktrininde görülen zahirin kıymetini düşürme ve batını öne çıkarma düşüncesi Fatımiler devrinde her ikisini de aynı derecede değerlendirmeye yönelmiştir. Bu sayede İsmaili fıkhı gelişme kaydetmiş ve bu sahada en önemli eser sayılan Numan b. Muhammed’in Deaimü’l-İslam’ı telif edilmiştir. Pek çok meselede İmamiyye fıkhına yakın olan İsmailiyye fıkhı müta nikahını kabul etmeme, varislerin izni olmadan bir başka varise yapılan vasiyeti hükümsüz sayma gibi konularda ondan ayrılmaktadır.

İsmailiyye daveti, Fatımiler öncesinde ve Fatımiler döneminde dailerin iyi hazırlanması ve belli bir hiyerarşiye tabi tutulması sayesinde geniş bir yayılma imkanı bulmuştur. Hamidüddin el-Kirmani’ye göre onlu hiyerarşi ile her kademede üstlenilen görev şöyledir:

1. Natık. Vahyin sözlerini getirme (tenzil).

2. Esas. Te’vil yetkisini kullanma.

3. İmam. Ümmetin içinden gelip emir ve idare yetkisini elinde bulundurma.

4. Hüccet. Hak ve batıl konularında hüküm verme.

5. Bab (dai’d-duat). Kesin hüküm verme.

6. Dai-i belağ. Tebliğ ve uhrevi meseleleri belirleyip tarif etme.

7. Dai-i mutlak. Yüksek dereceli hududu ve batıni ibadeti tarif etme.

8. Dai-i mahdud. Aşağı dereceli hududu ve ibadeti tarif etme.

9. Me’zun-i mutlak. Ahid ve misak alma.

10. Me’zun-i mahdud (mükasir). Mezhebe ilgi duyanları celbetme.

Diğer taraftan İsmaili dailerinin mezhebe davet için uygulayacakları kademeli bir metot da tesbit edilmiş ve uygulanmıştır.

Fatımiler’in yıkılışından sonra Yemen ve Hindistan’da gelişme gösteren Tayyibi Müstali toplumu Fatımi dini literatürünü büyük ölçüde muhafaza etmiş, bu devrin gnostik alem anlayışına ve devri tarihine ilgiyi devam ettirmiş, alemin ortaya çıkışı konusunda başlangıçta geleneksel Fatımi anlayışı yerine bazı mitolojik değişikliklerle Hamidüddin el-Kirmani’nin on akıl sistemini benimsemiştir (dunyadinleri.com).

Müminlerin ruhu kendi durumuna göre bir nur noktasına bitişir, bilgisi geliştiği nisbette bu nur büyür. Sonunda mertebece fevkinde bulunan haddin (hudud) ruhu ile birleşmek üzere yükselir, ardından hadden hadde intikal ederek devrin kāiminin sureti şeklinde bir nur heykeline intikal ederek onuncu akla çıkar. İnanmayanların ruhları ise cesetlerinde kalır, sonunda bu cesetler çözülür ve yükselen bir düzende zararlı yaratıklar haline intikal eden inorganik maddelere dönüşür. Aynı ruh günahlarına bağlı olarak hayat şekillerinden birine yükselebilir ve insan olarak İsmaili davetini kabul edebilir. Aksi takdirde büyük devir müddetince siccinde kalır. Fatımi geleneğini devam ettiren Tayyibi İsmailileri de zahir ve batının birbirine eşit değerde olduğunu benimseyerek fıkıh konusunda Numan b. Muhammed’in Deaimü’l-İslam’ını en güvenilir kaynak olarak kabul ederler.

Nizari toplumlarının tarihindeki siyasi karışıklıklar, geniş alanlara yayılmış olmaları ve aralarındaki dil farklılıkları sebebiyle dini literatürlerinin çoğu kaybolmuştur. Fırka zaman içinde çeşitli dönemler geçirmiştir. Nizari doktrini, kuvvet ve hileyi şahsında toplamış bulunan Hasan Sabbah’ın Fatımiler’le ilgisini kesmeden önce yeni bir devreye girdi. Büyük ihtimalle Hasan Sabbah, Şia’nın eski talim doktrinini cedel üslubunda ve belagatlı şekilde yeniden formüle etmiştir. Şehristani tarafından “ed-davetü’l-cedide” adı verilen (el-Milel, I, 192) Hasan Sabbah’ın Nizariyye’si eski Fatımi İsmaililiği’nden farklı özellikler göstermektedir. Hasan Sabbah’ın aslı günümüze ulaşmayan Farsça eseri el-Fusulü’l-erbaa’yı Arapça’ya çevirerek nakleden Şehristani ed-davetü’l-cedide konusunda tek kaynak olma durumundadır. Talim doktrinini dört fasılda ele alan eserden, ilahiyyat ve dinle ilgili bilgilerin ancak sadık bir öğreticiden öğrenilmesinin zaruri bulunduğu, bu öğreticinin de Allah tarafından tayin edilmiş İsmaili imamı olmasının gerektiği sonucu çıkmaktadır (a.g.e., I, 195-197). Talim doktrini Sünni İslam dünyasında geniş yankılar uyandırmış, başta Gazzali olmak üzere birçok Sünni alim bu konuyu ele alarak reddiyeler yazmıştır.

Alamut devresinde Nizari İsmailiyye’nin bünyesindeki en önemli mezhebi inkılaplardan biri, 17 Ramazan 559’da (8 Ağustos 1164) dördüncü Alamut hakimi Hasan Ala Zikrihisselam’ın imametini ortaya koyması ve kendi adına kıyameti ilan etmesidir. Hasan, İsmailiyye’nin kıyametle ilgili beklentileri doğrultusunda mistik hayatla bağdaşmadığı gerekçesiyle Şii fıkhının hükümlerinin ilga edilmiş olduğunu iddia etti. Kendisinin Nizar neslinden gelen gizlenmiş imam olduğunu ileri süren Hasan Ala Zikrihisselam ilan ettiği kıyamet sebebiyle kıbleyi değiştirdi. Mensuplarını namaz, oruç ve diğer dini vazifeleri yerine getirmekten menetti, içki içmeyi de helal kıldı. Hareketleri birçok tepkiye yol açan Hasan, 561 (1166) yılında düşüncelerine muhalif olan kayınbiraderi tarafından öldürüldü. Oğlu II. Muhammed gerekli bütün tedbirleri alarak babasının politikasını sürdürdü; onun Nizar neslinden olduğunu, gizlice Alamut’a gelip sığındığını ileri sürdü. Böylece Nizari imameti Alamut hakimlerinden Hasan ve oğlu Muhammed’le devam etmiş oluyordu. Muhammed b. Hasan kıyamet doktrininin merkezine mevcut imamı koydu. Ona göre kıyamet imamın ruhi gerçekliğinde Allah’ı görmekle vuku bulmuştur. Böylece hazır imama peygamberin üstünde mevki verme şeklinde Nizari doktrininin bir özelliği ortaya çıktı. Yine çeşitli dönemlerde Meliküsselam, Zülkarneyn ve Hızır gibi isimlerle anılan ve Hz. Peygamber devrinde de Ali olan hazır imam (el-imamü’l-kāim) düşüncesi İsmaili devri tarihine girmiş oldu. Onlara göre her devirdeki peygamber Ali’nin uluhiyyetin mahalli olduğunu belirtmiştir. Kıyamet doktrinine göre hazır imam Ali ile özdeşleşerek onun ruhi gerçekliğinde müminlere zuhur eder, ona inananlar da Selman ile özdeşleşir. Böylece imam ve inananları arasındaki talim hiyerarşisi de kaldırılmış olur. Onun doktrininde insanlar şeriata bağlı ve imama muhalif olanlar (ehlü’t-tezad), şeriatı bırakıp batına yöneldiklerinde kısmen hakikate ulaşabilecek imamın alelade mensupları (ehlü’t-terettüb) ve imamın dış görünüşünün ötesinde gerçek tabiatını görebilen, böylece hakikat alemine ulaşanlar (ehlü’l-vahde) olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Sufi düşünce ve terimlerinden etkilenen kıyamet doktrini, daha sonraki Nizari doktriniyle tasavvuf arasında yakın ilgi kurulmasına vesile olmuştur. Muhammed b. Hasan’ın 607’de (1210) ölümünün ardından kendisine halef olan oğlu Celaleddin Hasan, kıyamet doktrinini tamamıyla reddetmesinin yanında Sünni İslam’a bağlılığını ilan ederek seleflerini açıktan lanetledi, mensuplarına şeriatı öğretmek için Sünni alimler davet edip tabilerine şeriata uymalarını telkin etti. Bu arada İslam devletleriyle de iyi münasebetler kurdu. Mensuplarından İslam şeriatını uygulamaları konusundaki emirlerine herhangi bir tepki gelmedi. Celaleddin Hasan’ın 618 (1221) yılında ölümü üzerine oğlu Alaeddin Muhammed zamanında her ne kadar şeriat hükümlerine bağlılık ve uygulama resmen ilga edilmemişse de eski gücünü kaybetti. Bu dönemde Celaleddin Hasan’ın, mensuplarının İslam şeriatına göre hareket etmelerini istemesi takıyyeye ve kıyamet ilanından sonra yeni bir setr devrine dönüş olarak değerlendirilmiştir.

Alamut’un düşmesinden sonraki dönemde Nizari imamları ve mensupları sufi hayat tarzını benimsemiş ve dış görünüşleriyle de buna uymuşlardır. İsmaili düşünceler de sufilere has olan manzum metinler halinde ifade edilmiştir. İleriki dönemlerde de Nizariyye ile ilgili bazı eserler kaleme alınmış, İsnaaşeriyye Şiası’nın hakim olduğu İran’da Nizari imamlarının serbest hareket etmesine kısmen müsaade edilmiştir. Nizari İsmailiyye’nin Farsça olarak yazılmış özel rivayetleri ve Alamut devresi sonrası bir kısım eserleri Bedahşan cemaati tarafından muhafaza edilmiştir. Bu zümre, özellikle Nasır-ı Hüsrev’e isnat edilen mevsuk ve gayri mevsuk eserlere bağlı kalmıştır.

Suriye Nizari İsmailileri’nin literatürü Farsça yazılanlarla ilgili olmayıp müstakil bir gelişme kaydetmiştir. Bunlar Fatımi literatürünün Tayyibiler’den farklı olanını muhafaza etmişler, kıyamet ilanı akidesinden fazlaca etkilenmemişlerdir. Burada Raşidüddin Sinan b. Selman bir bakıma Alamut’taki imam yerine kāim olmuş, büyük bir kahraman, veli ve kozmik unsur sayılmıştır. Daha sonraları Suriye’deki Nizari literatürü muhtelif vesilelerle ortadan kaldırılmıştır.

Çeşitli ülkelerdeki Nizari İsmailileri yanında Hindistan’da bulunan Nizari İsmaili Hocaları’nın Arapça ve Farsça literatürü arasında bilineni Pendyad-ı Civanmerdi’dir. İmam II. Müstansır-Billah diye bilinen Ali b. Muhammed b. İslam Şah’ın dini ve ahlaki mahiyetteki öğütlerini ihtiva eden eser, muhtemelen onun ölümünden bir asır sonra kutsal kitap olarak kabul edilmiştir. Hocalar’ın dini literatürü içinde Ginans da önemli bir yer tutar. Sanskritçe’de “ilim ve bilgi” anlamına gelen Ginans kutsal şiirler, ilahiler ve dini konuları ihtiva eden bir kitaptır. Çeşitli dönemlerde pirler tarafından yazılan Ginans’ın içinde en önemli bölüm Pir Sadreddin’in kaleme aldığı “Das Avatar”ın bulunduğu mecmuadır. On bölümden meydana gelen bu mecmuanın her bölümünde Hindu ilahı Vişnu’nun enkarnasyonları anlatılır. Hz. Ali ise Vişnu’nun en son enkarnasyonudur. Hocalar’ın büyük ilgi gösterdiği bu bölüm cemaathanelerde, evlerde ve ölmek üzere olan kimselerin başında okunur. Nizari İsmailileri içinde özellikle Ağa Han Sultan Muhammed Şah zamanında yayımlanan açık mektuplarda imamın Ginans’a sadık kalmayı tavsiye ettiği, halbuki bu eserde Kur’an-ı Kerim’in kendileri için ilahi kitap olmadığının belirtildiği ifade edilmiştir.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! http://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

Dünya Dinleri