Kadiyanilik

Ana Sayfa Dünya Dinleri Yeni Dünya Dinleri Kadiyanilik Kadiyanilik Tarihi ve Kadiyaniyye Dininin Gelişimi

Kadiyanilik Tarihi ve Kadiyaniyye Dininin Gelişimi

Kadiyanilik Tarihi ve Kadiyaniyye Dininin Gelişimi
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : Kadiyanilik Yorumlar : 0 Okunma : 1503 Beğen : 0

Mirza Gulam Ahmed’in adına izafetle Mirzaiyye, ortaya çıktığı yere nisbetle Kādiyaniyye adıyla anılır. Gulam Ahmed’in 4 Kasım 1900 tarihinde yayımladığı bildiriyle Hz. Peygamber’in ismine işaret etmek üzere Ahmediyye olarak ilan edilmiş, bu tarihten itibaren gerek kendileri gerekse Batılılar bu adı kullanmışlardır. Müslüman alimler ise bu adlandırmanın Gulam Ahmed’in kendisine işaret etmek üzere yapıldığını belirterek Kadiyaniyye’yi tercih etmiş ve yakın dönem mezhepler tarihi literatüründe daha çok bu isimle yer almıştır.

Gulam Ahmed, Hindistan’da Pencap eyaletinin Gurdaspur bölgesinde küçük bir kasaba olan Kadiyan’da kendi ifadesiyle 1839 yılında dünyaya geldi. Oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed ve diğer bazı Kadiyaniler’ce 1835’ten başlamak üzere çeşitli tarihler zikredilmişse de ağırlıklı olarak kabul gören doğum tarihi 1839’dur. Gulam Ahmed’in ailesi, 1526’da Babürlü Devleti’nin kurucusu Babür ile birlikte veya ondan biraz sonra (1530) Hindistan’a göç eden Hacı Barlas soyundan gelmektedir. Gulam’ın babası Mirza Gulam Murtaza, kendi babası Mirza Hadi gibi bir halk hekimi olup her ikisi de İngiliz idaresine karşı gösterdiği bağlılığın sonucu ailenin elde ettiği topraklarda tarımla uğraşmıştır.

Eğitimine Kur’an-ı Kerim, Arapça ve Farsça öğrenmekle başlayan Gulam Ahmed, daha sonra mantık ve felsefe dersleri alıp babasından da hekimlikle ilgili bazı bilgiler edindi. Babası onu Siyalkut’a gönderip bölge mahkemesinde hukukçu olmasını istedi. 1864’te Siyalkut’a memur olarak giden Gulam orada hukuk imtihanında başarılı olamadı, babasının çağrısı üzerine Kadiyan’a döndü (1868) ve inziva hayatı yaşamaya başladı. Bu süreçte Kur’an, tefsir, hadis alanında ve diğer dinler üzerinde çalışmalar yaparak denemeler kaleme aldı. Kendisinin “vahiy” dediği bazı sesler duyduğunu ileri sürmesi de bu yıllara rastlar. Gulam Ahmed, 1876 yılından itibaren gazetelerde Hindular ve hıristiyanlara karşı yazılar yazdı. 1857 sipahi ayaklanması sonucunda tamamen İngiliz hakimiyeti altına giren Hindistan’da Hindular’la hıristiyanların Hint müslümanlarına hücum ettiği bir dönemde İslam’ı savunmak için girişilen bu faaliyet beklenen ilgiyi çekti ve Gulam Ahmed’in pek farkına varılmayan kişiliği ön plana çıktı. Bu fırsattan faydalanan Gulam Ahmed, Hindu ve hıristiyanlara karşı elli ciltlik bir reddiye yazacağını ilan ederek esere abone olunmasını istedi. Berahin-i Ahmediyye adıyla Urduca kaleme alınan eserin ilk cildi yayımlandığında (Amritsar 1880 dunyadinleri.com) bir kısım müslümanlar tarafından heyecanla karşılandı. 1884 yılına kadar dört cildi neşredilen eserin ilk iki cildinde İslamiyet, diğer dinlere karşı çeşitli yollarla ve bu arada birtakım ilhamlar, kerametler ve kehanetlerle savunuldu. III ve IV. ciltlerde vahyin kesilmediği, kesilmemesi gerektiği, Resul-i Ekrem’e tam anlamıyla uyan bir kişinin peygambere verilen zahiri ve batıni bilgilerle donatılacağı gibi konular ele alındı. Bu arada Gulam Ahmed, İngiliz hükümetini överek silahla cihad fikrine karşı çıktı. Başlangıçta elli cilt olacağı bildirilen Berahin-i Ahmediyye’nin V. cildinin önsözünde (Kadiyan 1905) beş ciltle yetinildiği, böylece -elli ile beş arasında sadece bir sıfır farkı olduğundan- verilen sözün de yerine getirildiği ifade edildi.

Gulam Ahmed 1303’te (1885) kendisinin hicri XIV. yüzyılın müceddidi olduğunu ilan etti. Hindular’ın Arya Samac grubuyla giriştiği tartışmanın sonunda Sürme-i Çeşme-i Arya adlı kitabını yayımladı (Lahor 1886). 1 Aralık 1888’de Luziyana’da, Allah’ın kendisine taraftarlarından biat almasını ve ayrı bir cemaat oluşturmasını emrettiğini bildirdi. Gulam Ahmed biraz daha ileri giderek 1891 yılında, aldığı vahiy ve ilhamlara göre isa b. Meryem’in diğer nebiler gibi tabii bir ölümle öldüğünü, Allah’ın kendisini hıristiyanların ve müslümanların beklediği mesih ve mehdi olarak gönderdiğini söyledi. Bu konudaki görüşlerini arka arkaya yayımladığı Feth-i İslam (baskı yeri yok, 1891), Tavzih-i Meram (baskı yeri yok, 1891) ve İzale-i Evham (baskı yeri yok, 1891) adlı kitaplarında açıkladı. Bu açıklamalara göre Hz. isa çarmıhta ölmemiştir. Öldü sanılarak mezara konduktan sonra kendine gelmiş ve yaralarını merhem-i isa denen bir ilaçla iyileştirip İncil’i yaymak ve özellikle kayıp “on İsrail koyunu”nu aramak üzere Keşmir’e seyahat etmiştir. Keşmir’de 120 yaşlarında ölmüş ve Srinagar’da gömülmüştür. ahir zamanda gelmesi beklenen Mesih isa b. Meryem değil yaratılış bakımından ona benzeyen Muhammed ümmetinden bir kimse olacaktır. Müslümanların beklediği mesih ile mehdi aynı kişi olup bu da Mirza Gulam Ahmed Kadiyani’dir. Gulam Ahmed, hem Hz. Muhammed’in hem isa’nın ruhunu taşıdığı için barışçıdır; cihadını kılıçla değil tebliğle yaparak İslam’ı yayacaktır. Davasının doğruluğunu ispat etmek için ileri sürdüğü deliller, kendisine indirilen vahiy ve verilen mucizeler sebebiyle ona inanmak zorunludur.

Bu aşırı iddialarından dolayı müslümanlar, hıristiyanlar ve Arya Samac mensupları Gulam Ahmed’e şiddetle karşı çıktılar. Daha önce Berahin-i Ahmediyye’yi öven Muhammed Hüseyin el-Batalevi, 29 Ramazan 1308’de (8 Mayıs 1891) Luziyana’da onun küfrüne dair bir fetva yayınladı. Ancak Gulam Ahmed bu karşı çıkışlara rağmen arka arkaya yayımlanan, Arapça kaleme aldığı Keramatü’s-sadıķin (baskı yeri yok, 1893), hamametü’l-büşra (baskı yeri yok, 1893), Nurü’l-haķ (baskı yeri yok, 1894) ve Sırrü’l-ħilafe (baskı yeri yok, 1894) adlı eserlerinde iddialarını sürdürdü, muhaliflerinin felaket ve ölüm gibi kötü gelecekleriyle ilgili kehanetlerde bulundu. 26-29 Aralık 1896’da Lahor’da Hindular tarafından düzenlenen dinler konferansına katılıp bu münasebetle İslami Usul ke Felasifi (baskı yeri yok, 1899, The Teachings of Islam, trc. L. Luzac, London 1910) adlı eserini yazdı. Ardından İngiliz hükümetine bağlılığını dile getirip adalet ve iyilik yıldızı olarak gördüğü kraliçenin duacısı olduğunu açıklayan Tuhfe-i Ķayseriyye ile (Lahor 1899) Sitare-i Ķaysere’yi (Lahor 1899) kaleme aldı.

Gulam Ahmed, 10 Zilhicce 1317 (11 Nisan 1900) tarihinde kurban bayramı namazında Arapça bir hutbe okudu. Daha sonra el-Hutbetü’l-ilhamiyye başlığı ile yayımlanan bu hutbe üzerine (Kadiyan 1319/1901) taraftarlarından Mevlevi Abdülkerim onun için “nebi” ve “resul” sıfatlarını kullandı (1901). Bağlılarından bazılarının itirazına rağmen Gulam Ahmed, karşı çıkmadığı bu sıfatla ilgili olarak çok farklı yorumlarda bulunup kendisinin “yeni bir kitap getiren kişi” anlamında bir peygamber olmadığını, nübüvvetinin “Allah’ın has ve seçilmiş bir kulu” manasında değerlendirilmesi gerektiğini, bu noktada nebiliğinin velayet nuruna sahip bulunması sebebiyle mecazi anlamda zılli (gölge) ve buruzi (yeniden belirme) biçiminde anlaşılabileceğini, ayrıca Allah tarafından kendisine haberler ilham edilmesi açısından “muhaddes” olduğunu ifade etti. Bu konudaki itirazlara karşı da Tuhfetü’n-nedve (Kadiyan 1902) ve hakikatü’l-vahy (Kadiyan 1907 dunyadinleri.com) adıyla iki eser telif etti. Gulam Ahmed’in bu yorumları kendisinden sonra ikiye ayrılan taraftarları arasında ciddi tartışmalara sebep oldu. Kadiyan grubu onun gerçek anlamda nebiliğini ileri sürerken Lahor grubu Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu, ondan sonra hakiki veya mecazi anlamda hiçbir nebinin gelmeyeceğini, Gulam Ahmed’in sadece müceddid yahut mesih ve mehdi olduğunu ileri sürdü. Gulam Ahmed 2 Kasım 1904 tarihinde Siyalkut’ta, kendisinin müslüman ve hıristiyanlar için mehdi ve mesih olduğu gibi Hindular için de Vedalar döneminde tanrı Vişnu’nun iki şahsiyetinden biri ve insanın tanrıyı tanımanın aracı olan Krişna - Avatar olduğunu ilan etti.

26 Mayıs 1908’de bir toplantı için bulunduğu Lahor’da ansızın ölen Gulam Ahmed, ertesi gün Kadiyan’a götürülerek orada taraftarları için ayrılan Bihişti Makbere’ye gömüldü. Cenaze namazından önce, onun 14 Aralık 1905’te yayımladığı vasiyetine uyularak sağlığında oluşturulan Sadr-ı Encümen-i Ahmadiyya ’nin ileri gelenlerinden Kadiyan’da hazır bulunanların katılımıyla yapılan seçimde Hakim Nureddin mesihin birinci halifesi sıfatıyla hareketin başına getirildi.

1841’de Pencap’ın Sargoda bölgesinin Biheyre şehrinde doğan Hakim Nureddin 1880 yılında Tasdiķ-i Berahin-i Ahmediyye (Siyalkut 1890) adıyla bir kitap yazmış, böylece Gulam Ahmed ile aralarında sağlam bir dostluk başlamıştı. Gulam Ahmed’e nisbetle daha sistemli ve ciddi bir eğitim görmüş olduğu için gerek Arapça ve Farsça bilgisi gerekse dini ilimlerdeki üstünlüğü onu hareket içinde ön plana geçirmiş ve perde arkasında hareketin fikir babası olarak tanınmasına yol açmıştır. Hakim Nureddin’in yönetimi sırasında mezhep içinde, Gulam’ın oğlu Mahmud Ahmed’in küfür ve İslam hakkındaki görüşleriyle 1913 yılında vuku bulan Kanpur Camii ayaklanması yüzünden birtakım huzursuzluklar ortaya çıkmışsa da herhangi bir bölünme olmamıştır. Hakim Nureddin, 13 Mart 1914’teki ölümünden önce halifeliğe Gulam Ahmed’in oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed’i aday göstermişti. Bu arada Mevlana Muhammed Ali ve arkadaşları, Gulam Ahmed’in vasiyetine bağlı kalınarak halife seçilmemesi ve mezhebin işlerini Sadr-ı Encümen-i Ahmediyye’nin yürütmesi gerektiğini ileri sürmüşse de Mahmud Ahmed mesihin ikinci halifesi unvanıyla halifeliğe getirilmiş, diğer grup da Kadiyan’dan ayrılarak Lahor’a yerleşmiştir. Böylece hareket ikiye ayrılmıştır. Bu iki grup sitemizde bu kategoride ayrı başlıklar altında incelenmiştir .

Kadiyaniler, Pakistan’ın kuruluşuyla birlikte yönetim kademelerinde önemli yerlere geldiler. Özellikle Kadiyan kolunun nübüvvet iddiası, küfür telakkisi, kılıçla cihadı reddetmesi ve Gulam Ahmed’e inanmayanların kafir sayılması gibi aşırılıkları Pakistan’daki müslüman halkı galeyana sevketmiş ve 1953 yılı başlarında patlak veren ayaklanmalar askeritedbirlerle bastırılarak iş mahkemeye intikal ettirilmiştir (mahkeme kararlarının değerlendirilmesi için bk. An Analysis of the Munir Report: A Critical Study of the Punjab Disturbances-Inquiry Report (trc. ve ed. Hurşid Ahmed), Karachi 1956). Sonuçta Kadiyaniliğin her iki kolu da Pakistan Parlamentosu’nun 7 Eylül 1974 tarihinde aldığı kararla “İslam dışı azınlık” olarak kabul edilmiş ve Pakistan anayasasının 260. maddesine eklenen bir fıkra ile, “Hz. Muhammed’in nübüvvetinin mutlak sonluğuna inanmayan, Muhammed’den sonra peygamberliğini iddia eden veya böyle bir iddiada bulunanı peygamber ya da dinibir müceddid olarak tanıyan kişi anayasanın ve hukukun hedeflerine göre müslüman değildir” hükmü getirilerek Pakistan’da yaşayan Kadiyaniler faaliyetleri açısından ciddi biçimde kısıtlanmıştır.

Günümüzde Kadiyanilik

Pakistan dahil 2 milyon dolayında (Kadiyaniler bu rakamın 10 milyon olduğunu iddia etmektedirler) bir nüfusa sahip bulunan Kadiyaniler faaliyetlerinin ağırlığını Avrupa, Asya, Pasifik, Amerika ve kısmen Afrika misyonlarına kaydırmışlardır. Kadiyaniler’in her iki kolunun başlıca gelir kaynakları Kādiyan ve Lahor’a beytülmal hissesi olarak gönderilmesi gereken zekattır. İkinci gelir kaynağı her ay yapılan mecburi ödemelerdir. Buna göre her Kadiyani, aylık gelirinin on altıda birini mecburi olarak ve düzenli bir şekilde hareketin maliorganizasyonuna öder. Ayrıca fedakarlık ve cömertlik derecesine göre gelirinin onda birinden üçte birine kadar olan bölümünü hareketin fonlarına aktarır. Bunların dışında her Kadiyani’nin, ölümü halinde malının onda birini mezhebe ayırması ve bu hususu önceden vasiyetine kaydetmesi istenir.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

Yorum Yaz


Yazdığınız yorumların genel ahlak kurallarına uygun olmasına özen gösteriniz. Ayrıca yazdığınız yorumlarda isminiz e postanız eksik yanlış olmamalıdır aski halde yorumlarınız onaylanmaz dikkate alınmaz cevap verilmez.

Dünya Dinleri