Nusayri Mezhebi Tarihi

Nusayri Mezhebi Tarihi
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : Nusayrilik Yorumlar : 0 Okunma : 131 Beğen : 0

Batıni karakteri dolayısıyla ismi, tarihi ve inanç yapısı hakkında önemli bilgi eksiklikleri bulunan ve çelişkili görüşlere konu olan Nusayrilik, mensuplarınca yayımlanan eserler ve akademik araştırmalar sayesinde bir dereceye kadar aydınlatılabilmiştir. Fırkanın Hz. Ali’nin hizmetçisi Nusayr’a yahut fırka mensuplarının yoğun olarak bulunduğu Lazkiye bölgesindeki Nusayriye dağlarına nisbetle bu ismi aldığı iddiası isabetli görünmemektedir. Zira Hz. Ali’nin bu adla anılan bir hizmetçisi olmadığı gibi söz konusu dağların eski dönemlerde bu şekilde isimlendirildiğine dair bilgi bulunmamaktadır. Nusayrilik ile Hıristiyanlık arasındaki bazı benzerlikleri öne çıkararak kelimenin “nasrani”nin küçültmeli ismi olduğunu ileri süren görüş de İslam coğrafyasındaki bazı grupları yitik hıristiyanlar olarak görme eğilimine sahip oryantalist bakış açısının ürünü niteliğinde değerlendirilmiştir (krş. İA, IX, 365; Haşim Osman, Heli’l-Aleviyyun Şia?, s. 10-18). Büyük bir ihtimalle fırka adını kurucusu Ebu Şuayb Muhammed b. Nusayr en-Nemiri’den (ö. 270/883) almıştır. Nitekim fırkanın kutsal metni Kitabü’l-Mecmuun daha ilk bölümünde bu kişinin görüşleri nakledildiği gibi çeşitli bölümlerinde de Nusayri ve Nemiri nisbelerine yer verilmiştir (s. 400, 408). Ayrıca ilk dönem Şii tarihçileri Sad b. Abdullah el-Kummi ve Nevbahti, İbnü’n-Nusayr’ın görüşlerinden söz ederek taraftarlarının ona nisbetle Nemiriyye diye anıldığını kaydetmektedir (el-Makalat ve’l-fırak, s. 100-101; Fıraku’ş-Şia, s. 94). Eşari’nin de Rafıza içinde zikrettiği fırkayı Nemiriyye olarak anmasından (Makalat, I, 86) ilk dönemlerdeki yaygın isimlendirmenin Nemiriyye olduğu anlaşılmaktadır. Fırkayı bu adla ananların ilki veya ilklerinden biri Dürzi alimlerinden, er-Risaletü’d-damiġa fi’r-red ale’n-Nuśayri adlı eserin müellifi Hamza b. Ali’dir (ö. 411/1021’den sonra). Aynı asırda Ebü’l-Ala el-Maarri, Nusayrilik’ten bir fırka olarak bahsetmiş (Risaletü’l-ġufran, s. 459), İbn Hazm da fırkayı bu adla anmıştır (el-Faśl, IV, 188). Tarih boyunca bu isimle anılan fırka I. Dünya Savaşı’nın ardından bölgeyi ele geçiren Fransızlar’ın talebi, mensuplarının da uygun görmesiyle Alevi adıyla anılmaya başlanmıştır. Günümüzde bu adla bilinen fırka bazan diğer Alevi kesimlerinden ayrılması için Nusayri Aleviliği, Arap Aleviliği, Suriye Aleviliği, Çukurova Aleviliği, Akdeniz Aleviliği, bazan da mahalli olarak Fellah (çiftçi) şeklinde zikredilmektedir.

Nusayrilik III. (IX.) yüzyılda muhtemelen Basra’da doğmuş, İsnaaşeriyye’nin onuncu imamı Ali el-Hadi en-Naki ile on birinci imam Hasan el-Askeri zamanında Kufe ve Samerra’da yaşamış olan Muhammed b. Nusayr tarafından kurulmuştur. İbnü’n-Nusayr, Ali en-Naki’nin ilahlığını, kendisinin de onun peygamberi olduğunu iddia etmiş, tenasühü benimsemiş, haramları helal saymak gibi aşırı görüşler ileri sürmüştür (Nevbahti, s. 94). Şii kaynaklarında kaydedildiğine göre Hasan el-Askeri zamanında onun “bab”ı, on ikinci imam Muhammed Mehdi el-Muntazar’ın gaybeti sırasında da onun sefiri olduğunu söylemiştir (Ebu Cafer et-Tusi, s. 398).


Başta hulul anlayışı olmak üzere İbnü’n-Nusayr hakkında verilen bilgiler Kitabü’l-Mecmuun ilk bölümündeki bilgilerle (M. Ahmed el-Hatib, s. 400-401) örtüşmektedir. Onun ölümünden sonra fırkanın başına Muhammed b. Cündeb (ö. III. yüzyılın son çeyreği), onun ardından Ebu Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Cenan el-Cünbülani geçmiştir. Cünbülani, Irak-ı Acem’in Cünbüla şehrinde yaşadığı için Cünbülaniyye adıyla anılan bir tarikat kurmuş, böylece fırkaya tasavvufi bir boyut kazandırmıştır. Hareketin yayılması için bazı bölgelere seyahat eden Cünbülani, Mısır’da bulunduğu sırada Ebu Abdullah Hüseyin b. Hamdan el-Hasibi’yi etkileyerek tarikatına girmesini sağlamıştır. Cünbülani’nin ölümü üzerine (287/900) hareketin başına geçen Hasibi, İsmailiyye ile birleşme teşebbüsünde bulunmuşsa da başaramamış, Şii-Büveyhi hanedanları ile Hamdaniler’e yaklaşarak onların desteğini almıştır. Hareketin gerek dini-mistik karakterinin geliştirilmesi gerekse yayılması için verdiği mücadele sonucunda fırkanın en önemli şahsiyetlerinden biri haline gelen ve bu sebeple “Şeyhüddin” diye anılan Hasibi, Şii biyografi kaynaklarında genellikle “yalancı, lanete uğramış, itikadı bozuk, fikirlerine itibar edilmemesi gereken kimse” gibi ifadelerle eleştirilmiştir (mesela bk. Ayanü’ş-Şia, V, 490-491). Onun 346 (957) veya 358 (969) yılında Halep’te ölümünün ardından biri Bağdat’ta Seyyid Ali el-Cisri, diğeri Halep’te Muhammed b. Ali el-Cilli’nin temsil ettiği iki hareket ortaya çıkmış, bunların ilki Hülagu’nun saldırılarından sonra yıkılmış, ikincisi ise Cilli’den sonra başa geçen Ebu Said Meymun b. Kasım et-Taberani döneminde Lazkiye’ye taşınmıştır (M. Emin Galib et-Tavil, s. 259). Taberani burada Ebu Yakub İshak b. Muhammed el-Ahmer’e nisbet edilen ve nübüvvette Hz. Ali’nin Hz. Muhammed’le ortak olduğunu söyleyen İshakiler’le giriştiği mücadeleyi kazanmış, başta mahalli hanedan Tenuhiler olmak üzere dağlık bölgede yaşayan grupların kendisine katılmasını sağlamıştır. Onun 426 (1034) yılında ölümünden sonra aralarında Muhammed b. Hasan Müntecibüddin, Ebü’l-Feth Muhammed b. İsmetüddevle, Ahmed b. Cabir el-Gassani ve Hasan el-Acrud el-Ayni’nin de bulunduğu kimseler topluma rehberlik etmiştir. Fırka, Muhammed b. Yunus el-Kilazi zamanında (ö. 1011/ 1602) Kitabü’l-Mecmuda yer alıp Hz. Muhammed ile Hz. Ali’den bahseden bazı ibarelerin yorumu konusunda ikiye ayrılmıştır. Ana yapı fırkanın IX. (XV.) yüzyıldaki reislerinden Ali el-Haydari’ye nisbetle Haydariyye (Gaybiyye, Şemsiyye) diye anılmış, sayıca daha az olan kesim ise İbn Yunus el-Kilaz’a nisbetle Kilaziyye (Kameriyye) adını almıştır.

Irak’ta kurulmasına rağmen V. (XI.) yüzyılın ortalarından itibaren daha çok Suriye ile Adana-Mersin yöresinde tutunabilmiş olan fırka, kabileler arası mücadeleler yanında ve bölgedeki siyasi dalgalanmalara paralel olarak varlığını sürdürmüştür. Söz konusu bölgeler XI. yüzyılın sonları ile XII. yüzyılın başlarında Haçlı seferlerine maruz kaldığında halk göçler, ekonomik sıkıntılar ve sefaletlerle dolu bir hayat geçirmiştir. Muhammed el-Hatib’in gelenekteki bazı ortak noktalardan yola çıkarak bu seferlerde Nusayriler’in Haçlılar’a yardım ettiğini kaydetmesine mukabil (el-Harekatü’l-batıniyye, s. 331-333) Nusayri tarihçisi Muhammed et-Tavil toplumun Haçlılar’a karşı büyük mücadeleler verdiğini, Haçlı seferlerinin Nusayriler’in yaşadığı en büyük felaketlerden biri olduğunu belirtir (Tarihu’l-Aleviyyin, s. 341-349).

Lazkiye ve çevresinin Selahaddin-i Eyyubi tarafından Haçlılar’dan kurtarılmasının (584/1188) ardından bölge Eyyubiler’in hakimiyetine girmiştir. Bu dönemin sonunda İsmaililer ve diğer muhalif gruplarla mücadeleye girişen fırka, Sincar dağlarından gelen Emir Mekzun es-Sincari’nin 622 (1225) yılında muhalifleri yenilgiye uğratıp bölgeyi ele geçirmesiyle belirli bir rahatlığa kavuşmuştur. İbnü’l-Arabi’nin eserlerinden faydalanan ve şiirlerinde derin tasavvufi duyuşları seslendiren Sincari, Nusayriliğin en büyük şahsiyetlerinden biri kabul edilmektedir (dunyadinleri.com). Memlükler döneminde Nusayriler’in yaşadığı Cebeliensariye’nin güneyindeki kaleleri İsmaililer’den alan Sultan Baybars, halkın yaygın İslami anlayışa mensup zümrelere katılması için teşebbüslerde bulunmuş, Batıniler’e karşı sert tutumuyla tanınan Sultan Kalavun döneminde (1279-1290) fırkaya girmek yasaklanmış, mensuplarının bulunduğu yerlere cami yapma mecburiyeti getirilmiş, ancak fazla bir zaman geçmeden camiler tamamen atıl kalmıştır .

Mercidabık Savaşı (922/1516) sonrasında Nusayriler Osmanlı idaresine girmiş, uzun süre Halep’te mahalli şeyhlerin denetiminde serbest bir hayat yaşamıştır. Mısırlı İbrahim Paşa’nın Osmanlı yönetimine karşı giriştiği harekatta (1839) büyük kayıplar vermelerine rağmen devlete sadık kalan toplum, modernleşme sürecine giren Osmanlı yönetimince siyasi teşkilatlarının kaldırılması üzerine ayaklanmış, bu isyan Tahir Paşa tarafından bastırılmıştır (1854). II. Abdülhamid zamanında müslüman kitle arasında kabul edilerek mecburi askerliğe tabi tutulan Nusayriler’e bölgedeki hıristiyan misyonerlerinin propagandalarına karşı tedbir talepleri dikkate alınarak destek vaadinde bulunulmuş (arşiv malzemeleri için bk. Ortaylı, s. 41), belli yerleşim merkezlerine camiler inşa edilip imamlar tayin edilmiştir. Ancak bu tedbirler sınırlı oranda kabul görmüş, I. Dünya Savaşı’nın ardından bölgenin önce İngilizler, daha sonra Fransızlar tarafından işgal edilmesiyle tamamen etkisini yitirmiştir (Öz, s. 185). Savaşın akabinde Fransızlar’la Suriyeli yetkililer arasında gerçekleşen görüşmelerin ardından 1920’de “Alevi toprağı” adı altında idari bir birim kurulmuş, bu isim 1922’de Aleviler Devleti olarak değiştirilmiştir. 1936’da burası Suriye Devleti’nin bir vilayeti kabul edilmiş, 1939’da Fransa Lazkiye bölgesine müstakil bir statü vermiş, 1942 yılında Lazkiye idaresi Suriye’ye katılmıştır (Haşim Osman, Tarihu’ş-Şia, s. 119-121).

Tarih boyunca aile, soy, aşiret ve daha büyük aşiretler (Hayyatiyye, Kelbiyye, Mehalibe, Haddadin) şeklinde ve kapalı bir hayat yaşayan Nusayriler, Suriye ve Türkiye’de milli devlete adapte olmakta zorluk çekmemiştir. Ancak modern hayat karşısında diğer batıni topluluklarda olduğu gibi özellikle şehirlerde geleneğe bağlılık ciddi derecede zayıflamış, ayrıca yaygın İslami anlayışa yahut İsnaaşeriyye Şiiliği’ne belli ölçüde de olsa yaklaşanlar görülmüştür. Günümüzde Nusayriler yaşadıkları üç ülkeden biri olan Suriye’de Lazkiye ve Cebeliensariye bölgesi başta olmak üzere çeşitli yerlerde % 8-12 arasında tahmin edilen bir nüfus oranına sahiptir (Mason, s. 96-97). Türkiye’de Hatay, İskenderun, kısmen Adana ve Mersin’de (Aslan, s. 197-199); Lübnan’da ise daha çok kuzey kesimlerinde küçük bir grup olarak (Olsson, s. 216) yaşamaktadır.



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! http://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

İlgili Sayfalar

Dünya Dinleri