Gündem

Ana Sayfa Haberler Gündem Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü

Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü

Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : Gündem Yorumlar : 0 Okunma : 242 Beğen : 0

Bu metin Zahide Tuba Kor'un çeşitli yerlerde yaptığı Geçmişten Günümüze "Filistin Meselesi" başlıklı konuşmalarının bir özetidir.

Konuşmamda öncelikle “Filistin Meselesi” dediğimizde ne anlamamız gerektiğini geçmişi ve bugünüyle ele alacağım. Ardından başarı ve başarısızlıkların bir muhasebesini yapacağım. Son olarak bu meselenin çözüm yoluna girmesi için neler yapılması gerektiğine ve bize düşen görevlere değineceğim. Bu arada “Filistin Meselesi ifadesini hep tırnak içinde kullandığımı belirtmek istiyorum; çünkü bu meselenin aslı aynı zamanda bir Yahudi veya İsrail Meselesidir.

Yahudi Meselesinin “Filistin Meselesi”ne dönüşümü

Öncelikle “Filistin Meselesi”nin sadece 100 yıllık geçmişi olan nispeten yeni bir mesele olduğunu belirteyim. Yüzyıllardır Avrupa’da, Hristiyan dünyanın kendi içinde var olan Yahudi Meselesinin -20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşının etkisiyle- Ortadoğu’ya, İslam dünyasına ihracı sonucu ortaya çıktı. Yahudi Meselesi önemli. Zira yüzyıllarca Katolik dünyada Yahudiler, dönemin hahamlarının Roma yönetimiyle işbirliği yaparak Hz. İsa’nın yargılanması ve çarmıha gerilmesine yol açmaları nedeniyle hep “Tanrı Katili” olarak görüldü, dışlandı ve eziyet gördüler. Unutmayın Hz. İsa bir Yahudi idi ve bozulmuş dinî akideyi düzeltme çabası, yani reformculuğu en çok hahamları rahatsız etmiş ve onu sapkın, kâfir ilan etmişlerdi. Yahudilerle Hristiyanların kısmi barışması, Protestanlığın ortaya çıkışıyla, Kitab-ı Mukaddes’in anadillere çevrilip okunması ve böylelikle Yahudilerin yeniden keşfedilmesiyle gerçekleşti diyebiliriz. Zaman el vermediği için ayrıntısına giremeyeceğim. Yahudi Meselesinin bu dinî içeriğinin yanısıra bir de 19. yüzyılda Aydınlanma, liberal milliyetçilikler ve ulus-devlete geçiş sürecinde vatandaşlık eksenli bir boyutu var. Yani “Yahudilik nedir; etnik bir kimliğe mi, yoksa dine mi işaret eder?”, “Bir Yahudi, Alman veya Fransız vatandaşı olabilir mi?” soruları etrafında gelişen bir tartışma.

Kısaca Avrupa’da Hristiyanlık tarih boyunca dinî eksenli, 19. yüzyılda da seküler-vatandaşlık eksenli bir tartışma olan Yahudi Meselesinin 20. yüzyılda Ortadoğu’ya ihracıyla “Filistin Meselesi” doğdu diyebiliriz. William Cleveland’in Modern Ortadoğu Tarihi kitabından bir alıntı yaparsak, “1200 küsur yıldır Arap çoğunluğun yaşadığı topraklar, üçüncü bir tarafça (İngiltere), 1900 yıl evvel sürülen ve çoğunluğu Doğu Avrupa’da yaşayan Yahudilere anavatan olarak vaat edilmiştir.” (s.266)

Bu noktada Hitler’in Yahudi Meselesine “Nihai Çözüm” politikası çerçevesinde Avrupa’da yaptığı kıyım kritik bir aşama. Öyle ki Piers Brendon’ın Decline and Fall of the British Empire 1781-1997 başlıklı kitabında Batı’nın, bağrında yaşanan Yahudi katliamından duyduğu suçluluk hissini ele alırken yazdığı şu satırlar konuyu çok iyi özetliyor: “İsrail Devleti Holokost’un bir kefaleti olacak”, “Hristiyanların günahının cezasını Müslümanlar çekecek”, “Batı’nın suçlu vicdanını bastırmak için emperyalizmin sunağında Ortadoğu kurban edilecekti” (s.479). Kısaca, Avrupa kendi iç meselesini Ortadoğu’ya atarak kurtulacak; diasporadaki Yahudilerin yüzyıllar boyunca yaşadığı zulümden hiçbir sorumluluğu ve suçu olmayan Filistinliler ve Araplar ise 20. yüzyılda ağır bir bedel ödeyecekti.

Yahudi Meselesine bir çözüm olarak benimsenen Siyonizm, “Filistin Meselesi”nin de başlangıcı

Yahudi Meselesinden ve diasporadaki zulümden kurtuluş için üretilen “yerli çözüm” ise ilk kez 1880’lerde (Doğu Avrupa ve Rus Çarlığında sistematik kıyımların ivme kazandığı ve ABD’ye kitlesel göçün başladığı bir dönemde) Rus kökenli Yahudi Leo Pinsker tarafından Auto-Emancipation (1882) adlı eseriyle ortaya atılan, yüzyılın sonunda Avusturya Yahudisi Theodor Herzl’ın Yahudi Devleti (1896) kitabıyla ve yoğun faaliyetleriyle ete kemiğe bürünen Filistin’de milli yurda dönüş fikrini ve ideolojisini içeren Siyonizmdir. Aslında Siyon’a/Kutsal Topraklara dönerek kurtuluş fikrinin 2000 yıllık bir geçmişi vardır; ama 1789 Fransız Devrimi ve milliyetçilik akımının etkisiyle bu fikir, 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında -dini içeriğinden arındırılarak- siyasal ve örgütlü bir programa dönüştürülür. Bu fikrin somut bir arayışa dönüşmesinde 1894’te Fransa’da yürütülen Dreyfus Davası etkili olur. Davanın ayrıntılarına girmeyeceğim. Ama bu davayla birlikte, Avrupalıların bilincinde antisemitizmin iyice yerleşik olduğu, Yahudiler ne kadar sekülerleşir ve yaşadıkları toplumlar içinde asimile olurlarsa olsunlar hiçbir zaman eşit birer vatandaş gibi muamele göremeyecekleri kanaatine varılır. İşte böyle bir ortamda ateist ve asimile bir Yahudi olan Herzl, “dünya Yahudilerini tarihi felaketten kurtarmak” için milli yurt arayışına girerek 1897’de Birinci Siyonist Kongre’yi Basel’de toplar ve Dünya Siyonist Örgütü’nü kurarak Siyonizmi uluslararası bir harekete dönüştürür. Demem odur ki Siyonizmin doğuşu da Avrupa’nın kendi içinde yaşananlarla alakalı.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde bu fikre sempatiyle bakan Yahudilerin oranı sadece ve sadece %1 iken ve aralarında ciddi görüş ayrılıkları varken, dünya Yahudileri tarafından yaygın şekilde benimsenir hale gelmesi Holokost sonrasına, yani İkinci Dünya Savaşı yıllarına tekabül eder. Zira Siyonizm, ortaya çıkışı itibarıyla hem (pasif bir şekilde kurtuluşun beklendiği) 1900 yıllık diaspora hayatına, yani Yahudi tarihi ve geleneğine, hem (kurtarıcı gelmeden vaat edilmiş topraklara girişi haram sayan) Ortodoks Yahudilik anlayışına, hem de modern dönem Yahudi Aydınlanmasına ve (bir ihanet olarak gördükleri Yahudi elitinin) asimilasyon projesine bir tepki, bir meydan okumadır. Dolayısıyla cephe aldığı geniş bir Yahudi kitle sözkonusudur ve en büyük direnci yine Yahudilerden görür. Vaktimiz sınırlı olduğundan, gerek “Yahudi Meselesi”nin dönüşümü gerekse Siyonizm konusunda daha ayrıntılı bilgiye ulaşmak için Özgür Dikmen’in BİSAV’da yaptığı “Viyana’dan Kudüs’e Siyonizmin Seyri” başlıklı konuşmasını izlemenizi tavsiye etmekle yetineyim. (Videoyu izlemek için TIKLAYINIZ)

Yahudilerin Filistin topraklarında devletleşmesini kolaylaştıran en temel faktörler 20. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşıdır. Siyonist önderler bu savaş şartlarını kendi davaları lehine taviz koparmak için başarılı bir şekilde kullanırlar. Bu tavizlerden ilki ve en önemlisi, hiç şüphesiz dönemin süper gücü Britanya İmparatorluğunun Yahudilere Filistin’de bir “milli yurt” vaat ettiği 1917 Balfour Deklarasyonu’dur. 1917’de yaşanan Bolşevik Devrimi’yle Rus Çarlığı’nın çöktüğü bir ortamda gerek İtilaf devletleri safında çarpışan Rusların savaştan çekilmemesini gerekse ABD’nin savaşa girmesini sağlamak için kullanılacak en uygun aktör Yahudilerdir. Zira o dönemde dünyada Yahudi nüfusun en fazla olduğu ülkeler Rusya ve ABD’dir. Dahası İngiliz yönetiminin savaşın ağır mali yükünü kaldırabilmek için Yahudi bankerlerden borç alması gerekmektedir. Savaşta Almanları ve İttifak kuvvetlerini mağlup etme ve Yahudilerin bu eksene kaymasını engelleme kaygısının yanısıra, bir de Anglikan-Protestan olan İngilizlerin Kitab-ı Mukaddes’teki vaatleri/kehanetleri gerçekleştirme motivasyonu eklendiğinde -İngiltere’deki nüfuz sahibi Yahudilerin itirazlarına rağmen- bu deklarasyon ilan edilir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlerin Ortadoğu politikasını ele alan David Fromkin’in Barışa Son Veren Barış: Modern Ortadoğu Nasıl Yaratıldı? (Epsilon Yayınları) kitabını okumanızı hararetle tavsiye ederim.

“Filistin Meselesi”nin katalizörü olarak İngiliz Manda Yönetimi (1920-1948)

Kudüs ve Filistin toprakları Balfour Deklarasyonu’ndan bir ay sonra 1917 Aralık’ında işgal edilir. Burada İngiliz manda yönetimi, yaygın kanaatin aksine, başlangıçtaki hedeflerinin hemen hiçbirine ulaşamayacağı gibi 28 yıl sonra apar topar geri çekilir. Öncelikle mandanın sömürgeden farkına kısaca değinmek isterim. Bir yanda SSCB öncülüğünde komünist dalganın yükseldiği, diğer yanda ABD’nin “halkların kendi kaderlerini tayin hakkını (self-determinasyon)” savunduğu bir ortamda artık klasik sömürgecilik devam edemezdi. “Manda”, sömürgeciliğin daha yumuşatılmış hali diyebiliriz. Mandater devletler, 400 yıldır Osmanlı egemenliği altında kalmış Arap coğrafyası kendi kendini yönetebilir hale gelene kadar yerli halka ve yöneticilere yardımcı olmak, yeni devletlerin kurumsal altyapısını kurmak gibi bir fonksiyon üstlenir. Doğrudan yönetim modelini benimseyen Fransızlar işgalleri altındaki topraklarda mandanın gereklerini yerine getirmese de İngilizler dolaylı yönetimlerle bunu önemli ölçüde gerçekleştirir. Ancak bunun tek istisnası Filistin Mandası olur.

Yahudi göçleri ve toprak alımları karşısında yerel Arap halkın isyanları ile sık sık karşı karşıya kalan İngilizler, burayı Londra’dan atadıkları İngiliz Yüksek Komiseri marifetiyle yönetirler ve bir türlü istikrar sağlayamazlar. Nitekim Filistinliler ayaklandıkça İngilizler “taviz” vererek Yahudi göçlerini ve toprak alımlarını sınırlayacaklarını ilan ederler, ama bu sefer de Yahudiler ayaklanarak Londra’ya yoğun baskı yaparlar. Dolayısıyla çelişkili politikaların damgasını vurduğu bu süreçte yerel bir hükümet kurulamayacağı gibi müstakbel devletin kurumsal ve hukuki altyapısı da tesis edilemez. Araplar ve Yahudiler, İngilizlerin talebi doğrultusunda yönetim konseyleri kursalar da Filistinlilerin her ayaklandıklarında siyasi oluşumları ve özerklikleri baskı altına alınır. Özellikle 1936-1939 Büyük Arap İsyanı sırasında Yüksek İslâm Konseyi feshedilirken Arap Yüksek Komitesi de yasadışı ilan edilir; dahası bu isyan sırasında yetişkin erkek nüfusunun %10’u ya öldürülür ya sürülür ya da hapse atılır ve böylelikle Filistinliler lidersiz ve başsız kalırlar.

Ayrıca ağır bir iktisadi krizle boğuşurlar. 1900 yıl sonra sürgünden dönerek yeni bir vatan kurma ümidindeki Yahudiler ise -insan sermayesinin ve para kaynaklarının sağlamlığı, moral motivasyonlarının yüksekliği, içte ve dışta gösterdikleri dayanışma, büyük güçlerden aldıkları destek sayesinde- gerek İngiliz manda yönetiminden gerekse Arap isyanlarından alabildiğine faydalanırlar. Manda yönetimi ve isyanlar sırasında kuracakları yapıların tamamı 1948’de İsrail bağımsızlığını ilan ederken devlet kurumlarına dönüşür. Mesela Yahudilerin Hagana, İrgun ve Stern gibi silahlı yeraltı çeteleri, daha doğru bir ifadeyle terör örgütleri İsrail ordusuna; Yahudi göçlerini kolaylaştırmak üzere kurulan Yahudi Ajansı ise İsrail hükümetine dönüşür; yine 1920’de kurulan işçi federasyonu Hisrasdut 1948-1977 arasında ülkeyi kesintisiz yönetecek bugünkü İşçi Partisi’nin nüvesi olur.
İkinci Dünya Savaşı ve bu süreçte Hitler’in Yahudilere yönelik katliamlarının bağımsızlığın önünü açtığına konuşmamın en başında değinmiştim. Ayrıntıya giremeyeceğim. Ama merak edenler Derin Tarih dergisinin 2. Dünya Savaşı özel sayısında “Hitler’in Holokost’u İsrail’in Kuruluşunu Nasıl Hızlandırdı?” başlığıyla yayınlanan makalemi okuyabilirler. (Bu yazıyı okumak için TIKLAYINIZ ) İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Almanya’nın yenilgisine paralel olarak İngiliz-Yahudi ittifakı da sona erer. Yahudiler bağımsızlıklarının önünde en büyük engel olarak gördükleri İngiliz manda yönetimine karşı, daha evvelden bizzat İngilizlerden öğrendikleri terör taktiklerine başvurarak büyük bir isyana girişirler. Yaklaşık iki yıl Yahudi Ajansı’nın sabotajlarına, Yahudi çetelerin terör faaliyetlerine ve Amerikan yönetiminin yoğun baskısına direnen İngiliz hükümeti, sonunda Filistin Mandası’nın geleceğini 1947’de BM’ye havale eder. Sonuç, aşağıdaki haritaların ikincisinde göreceğiniz üzere, manda topraklarının %56’sının Yahudilere ve % 44’ünün Araplara verileceği iki devletli bir çözümü içeren 1947 BM Taksim Planı olur.


İsrail’in kuruluşu ve Arap-İsrail Savaşlarıyla “Filistin Meselesi”nin “Büyük Felaket”e dönüşmesi

BM Taksim Planı’nın ilan edildiği sırada Yahudilerin nüfusu toplam Filistin manda nüfusunun yaklaşık %30’u, yüzölçümünün de yaklaşık%6’sı kadardır. Planın ilanının hemen akabinde Yahudi çeteler harekete geçerek BM’nin masa başında kendilerine verdiği alanı ele geçirmek üzere -daha Büyük Arap İsyanı ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında köy köy gezerek yürüttükleri casusluk faaliyetleriyle hazırladıkları planlar doğrultusunda- Filistinlilere karşı saldırıya başlarlar. 6 ay sürecek yerli Arap halk ile Yahudiler arasındaki çatışmalar, İngiltere’nin apar topar çekilmesi ve hemen ardından İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinin ertesi günü yani 15 Mayıs 1948’te beş Arap devletinin katılımıyla Arap-İsrail Savaşı’na dönüşür. Bu savaşta Yahudiler BM kararıyla kendilerine ayrılandan çok daha fazlasını, yani manda topraklarının %78’ini ele geçirirler. Kalan kısmı ise yani Doğu Kudüs ve Batı Şeria’yı komşu Ürdün, Gazze’yi ise Mısır kontrolü altına alır. Böylelikle 1949 yılı itibarıyla ortada Filistinlilerin yönettiği bir toprak parçası kalmaz.

Gerek bu bölgesel savaşın gerekse öncesindeki iç savaşın Filistinliler açısından insani maliyeti oldukça ağırdır; zira 1.300 Filistin yerleşiminden 531’ini yerle bir edilirken, manda döneminde 1,4 milyon olan nüfusun 800 bini mülteci konumuna düşerek ya Batı Şeria ile Gazze’ye sığınır ya da çevre ülkelere dağılır. 150 bini de bugünkü İsrail toprakları içinde kalır (Bugün İsrail nüfusunun %20’si Filistinli Arap’tır). Bu arada 1948’de -Yahudi çetelerin katliamlarına şahit olmuş veya işitmiş- Filistinliler topraklarını terk edip kaçarken aslında çatışmaların birkaç haftaya biteceğini ve geri döneceklerini zannetmişlerdi. Ama bugün onların torunlarının çocukları dahi hâlâ mülteci statüsünde bölgeye ve dünyaya dağılmış şekilde ve birçoğu son derece zor şartlarda yaşıyorlar.

Öte yandan Filistin topraklarının dünya Yahudileri için bir çekim alanına dönüşmesi 1948 Savaşı ile birlikte gerçekleşir. Daha öncesinde idealist veya mecbur kalmış kesimler dışında Filistin’e göçe geniş Yahudi kitleleri mesafeyle bakmış, “Yeni Dünya” ABD’ye göçü tercih etmişlerdi. 1914’te 85 bin olan Filistin’deki Yahudi nüfusu, 1947’de 650 bine ve 1956’da ise 1,4 milyona ulaşır.

Nekbe, yani Büyük Felaket diye anılan ve Filistinlileri büyük bir yenilmişlik psikolojisine sokan bu savaştan daha sarsıcı olanı, 1967’de sadece altı gün sürecek Üçüncü Arap-İsrail Savaşı’dır. İsrail bu savaşta bütün eski Filistin Mandası topraklarının (yani Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’nin) yanısıra bir de Mısır’dan Sina Yarımadası’nı ve Suriye’den Golan Tepeleri’ni işgal ederek yüzölçümünü tam üç katına çıkarır. Kudüs başta olmak üzere kutsal mekânlar Yahudilerin kontrolüne girerek çatışmaya bir de dinî boyut eklenir.

İsrail, 1973 Dördüncü Arap-İsrail Savaşı’nın akabinde başlayacak müzakereler sonucunda, 1979’da Mısır’la barış antlaşması imzalayarak 1982’de Sina Yarımadası’ndan çekilir. Yani 1967’den 1982’ye kadar 15 sene boyunca Sina toprakları işgal atında kalır. 2005’te de Gazze’den bu defa müzakeresiz, tek taraflı olarak ayrılır; ama karadan, havadan ve denizden çepeçevre kuşatarak dünyanın nüfus yoğunluğu en fazla olan bu küçücük bölgesini bir açık hava hapishanesine getirir. 1980’lerde ilhak ettiği Golan Tepeleri ve Doğu Kudüs hâlâ işgal altında. Üç ayrı statüde olan Batı Şeria ise, yarıya yakını doğrudan İsrail işgali altında olup Filistinlilerin kısmi egemenliğindeki alanlar da kapalı askeri bölgeler, Yahudi yerleşimler, duvarlar, yollar ağı, kontrol noktalarıyla vs. kuşatılmış toplamda 95 ayrı parçaya bölünmüş durumda. Yani bugün Filistin Devleti dediğimiz yapı gerçek anlamda egemen bir devlet olmaktan oldukça uzak, toprak bütünlüğü bulunmayan, daha ziyade Filistinlilerin iç işlerini yürüten ve onları kontrol altında tutan özerk bir yönetim niteliğinde. Bu arada sözkonusu yapının da ancak 1994’te Oslo Barış Süreci şartlarında kurulabildiğini, yani Filistinlilerin kör topal da olsa kendi kendini yönetebilir bir özerk yapıya ancak son 24 yıldır sahip olduğunu vurgulamak isterim. FKÖ, 1994 öncesinde sürgünde Filistinlilerin temsilciliğini ve direnişi yürüten bir şemsiye örgüttü. Bugün ise Batı Şeria ile Gazze’de -2007’den itibaren birbiriyle adeta kanlı bıçaklı olan- el-Fetih/FKÖ ile Hamas kontrolünde iki ayrı hükümet kurulduğunu, yani özerk yönetim altında dahi birlik olunamadığını belirtmem gerekir.


Dinî bir mesele olarak Filistin

“Filistin Meselesi”, aynı zamanda dinî bir mesele. Üç semavi din için de kutsal, paylaşılamayan topraklar niteliğinde. Üç dinin de kabul ettiği birçok peygamber burada yaşamış ve defnedilmiş. Yani Filistin bir peygamberler diyarı. Tabii ki en kutsal yer Kudüs; ama bunun dışında Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf’un vs. kabirlerinin bulunduğu el-Halil ve Hz. İsa’nın doğduğu kabul edilen Beytüllahim veya Nâsıra şehirleri de son derece önemli. Dahası Yahudilere göre buralar kendilerine Tanrı tarafından “vaat edilmiş topraklar”; yani kimliklerini bu topraklar üzerinden -üstelik bir de Tevrat’a atıfla- tanımlıyorlar. Kudüs, Yahudiler ve Hristiyanlar için hac mekânı; Müslümanlar açısından İsra ve Mirac mucizesinin mahalli, üçüncü kutsal belde. Dahası var. Başta Evanjelikler olmak üzere bazı Protestan mezheplerine göre İsa Mesih’in geri döneceği ve yeryüzü krallığını/cennetini kuracağı coğrafya da burası. Dolayısıyla bu mesele, barış süreçlerinde İsraillilerle Filistinlilerin toprak takasıyla veya türlü tavizlerle çözebileceği bir mesele değil; çok daha geniş çapta dünya Müslümanlarını, Hristiyanlarını ve Yahudilerini doğrudan ilgilendiren bir konu. Çözümü ne denli zor, daha doğrusu ne denli çözümsüz bir mesele olduğunu buradan anlayın.

İnsanî bir mesele olarak Filistin
“Filistin Meselesi” aynı zamanda insani bir mesele. Bu dallı budaklı konunun
(i) mültecilik, yerinden edilmişlik ve vatansızlık; parçalanmış ve dağılmış aileler;
(ii) temel haklardan mahrumiyet (hareket serbestisi, çalışma ve yaşama hakkı, temiz suya erişim vs.);
(iii) işgal ve ilhak, toprak gaspı, ev yıkımı;
(iv) düşük yoğunluklu savaş, toplu cezalandırma, hapis ve işkence, kitlesel kıyım;
(v) Filistinli liderlere ve mücadelenin seyrini etkileyecek önemli şahsiyetlere yönelik suikast, hapis veya sürgün politikasıyla Filistin siyasetini dizayn etme;
(vi) ambargolar ve iktisadi yaptırımlar;
(vii) geçim kaynakları hedef alınarak ve ekonomik faaliyetlere darbe vurularak iktisaden çökertip İsrail’e bağımlı kılma çabası;
(viii) duvar inşasıyla Filistinlileri yaşadıkları bölge içinde tecrit etme;
(ix) Yahudi yerleşimleri, yerleşimcilerin toprak, ev ve su kaynaklarını gaspları ve Filistinlilere saldırıları
başta olmak üzere saatlerce konuşulacak birçok boyutu var. Burada sadece birkaçına kısaca değineceğim. Daha ayrıntılı bilgiye yazarları arasında olduğum Siyonizm Düşünden İşgal Gerçeğine Filistin kitabından ulaşabilirsiniz. (Kitap için TIKLAYINIZ )

Filistin nüfusunun yarıdan çoğu mülteci konumunda ve her bir bölgedeki Filistinli bambaşka zorluklarla yüzleşiyor. Filistinli mültecilerden Ürdün’e gidenlere vatandaşlık verildi ama Lübnan’a ve Suriye’ye gidenlerin vatandaşlığı yok. Suriye’dekiler -iç savaş öncesine kadar- siyasi haklar dışında Suriyelilerin sahip olduğu bütün haklardan yararlanırken Lübnan’daki mülteciler ise en temel haklardan bile mahrumlar. 70 küsur alanda çalışmaları yasak, mülk edinemiyor, sahip olduklarını çocuklarına miras bırakamıyorlar, hareket serbestlikleri ve eğitim imkânları oldukça sınırlı. Dahası siyasetin mezhep dengelerine göre şekillendiği, 15 yıl iç savaş ve 18 yıl İsrail işgali yaşamış Lübnan’da Filistinli mülteciler istenmeyen grup konumundalar. Defalarca yıkım yaşamış mülteci kamplarının imarına izin çıkmıyor; camdan güneşin girmediği dip dibe evler her türlü hastalığa davetiye çıkarıyor. Aralarında bidûn denilen, hiçbir şekilde kayıt altına alınmamış, “var ama yok” hükmünde binlerce Filistinli var ki bunların çocukları ve torunları de aynı statüde olup eğitim ve sağlık başta olmak üzere hiçbir hizmetten faydalanamıyorlar. Bir gün vatanlarına geri dönme umuduyla bekliyorlar. Son yıllarda Suriye İç Savaşı yüzünden gerek bu ülkedeki gerekse Lübnan’daki Filistinli mültecilerin bir kısmı yeniden göç etmek, ikinci defa mülteciliği tatmak durumunda kaldı. 70 yıllık süreçte bulundukları ülkelerde tutunamayarak veya daha insanca bir hayata kavuşmak arzusuyla Batı’ya iltica etmiş yüz binlerce Filistinlinin karşılaştığı zorluklar da bambaşka. Öte yandan Batı Şeria, Gazze ve Doğu Kudüs’te de mülteciler yaşıyor; hatta Gazze nüfusunun yarıdan fazlası, Batı Şeria’nın da üçte biri mülteci konumunda ve kamplarda yaşıyorlar.


Gazzeliler, 2005’te İsrail askerlerinin ve yerleşimcilerin çekilmesi sayesinde içeride serbestçe hareket edebiliyorlar; ama karadan, havadan ve denizden kuşatma altındalar. Bölgenin uzun yıllar hayat damarı olan Mısır sınırındaki tünellerin kahir ekseriyeti yok edilmiş durumda. İşsizlik ve fakirlik oranının aşırı yüksek, gıdanın yetersiz, elektrik ve temiz içme suyunun yok denecek kadar az olduğu dünyanın en yoğun nüfuslu bölgesi Gazze, BM raporlarına göre iki yıl içinde tamamen yaşanması imkânsız bir yere dönüşecek. Öyle ki şu an İsrail’in en büyük korkularından biri bu şartlar altında Gazze’nin toplu olarak ayaklanması. Tam da bu yüzden Mısır aracılığıyla Hamas’la anlaşarak Gazze ve Sina Yarımadası’nın bir kısmını içine alan bölgede bir “Filistin devleti” kurma planları var.

Batı Şeria’ya gelince İkinci İntifada yıllarında etrafına duvarlar örülen bölgede Filistinliler bir yerden başka bir yere serbestçe hareket edemiyorlar; zira Yahudi yerleşimler, İsrail askerleri ve kontrol noktaları, Yahudilere mahsus yollar, kapalı askeri bölgeler ve duvarlarla kuşatılmış durumdalar. Yahudi yerleşimlerinin birçoğunu, değerli tarım arazilerini, su kaynaklarını, stratejik bölgeleri ve Kudüs’ü İsrail tarafında bırakacak şekilde inşa edilen ve oldubittiyle fiilî sınırları çizen duvar, bölge nüfusunun dörtte birinin hayatını doğrudan etkiliyor. Bazı Filistin yerleşimleri üç, bazıları dört taraftan duvarlarla çevrelenmiş durumda. Tarım arazisi, okulu, hastanesi duvarın diğer tarafında kalan birçok Filistinli var. Ürdün sınırı boyunca uzanan Batı Şeria’nın doğusu ise tamamen kapalı askeri bölge ve Filistinlilerin buraya girişi yasak; buralarda var olan Filistin yerleşimleri de tamamen kuşatılmış durumda.

Harita 7: İlk harita, 1949 Ateşkes Hattı sınırları dahilinde duvarlar, kapalı askeri bölgeler, Yahudi yerleşimleri ve yollar ağıyla kuşatılmış Batı Şeria’yı gösterirken; ikincisi, sadece yaşam alanlarını yansıtıyor: Filistinlilerin yaşadığı adacıkları beyazla, Yahudi yerleşimlerini koyu maviyle göstermiş.

Bugün Batı Şeria’nın ve Doğu Kudüs’ün her yerine virüs gibi yayılan Yahudi yerleşimleri, başlangıçta askeri, iktisadi ve stratejik kaygılara göre inşa edilirken 1970’lerin sonlarından itibaren siyasi ve dini motivasyonlarla hızla artar. Hedef, Arap çoğunluğun yaşadığı bölgeleri bölüp tecrit ederek kendi içinde coğrafi, siyasi, iktisadi ve kültürel bir bütünlük sağlamalarını engellemek, Filistinlileri adeta gettolarda yaşamaya mahkûm etmektir. 1996’da Netanyahu döneminde Doğu Kudüs’te yeni yerleşim birimleri kurmayı amaçlayan Har Homa Projesi başlatılır; projeyle Doğu Kudüs’teki radikal Yahudilerin nüfusunu artırmak, Doğu Kudüs ile Batı Şeria arasındaki bağlantıyı kesmek suretiyle Filistinlilerin Kudüs üzerindeki haklarını sona erdirmek hedeflenir. 1972’de 10.000 civarında olan yerleşimci sayısı bugün 800.000’i aşmış buluyor ve Filistinlilerin günlük hayatını çok çeşitli şekillerde doğrudan olumsuz yönde etkiliyor. Özellikle militan yerleşimciler Filistinlilere saldırarak, gelir kaynağı olan ağaçlarını söküp tarım alanlarına zarar vererek, sularını gasp ederek, evlerini zorla ele geçirerek ve bunun gibi türlü yollarla hayatlarını dayanılmaz hale sokuyor. Militan yerleşimci katliamlarından en önemlisi, 25 Şubat 1994’te el-Halil’deki Hz. İbrahim Camii’nde sabah namazı sırasında Yahudi bir doktor yerleşimci olan Baruch Goldstein’in 29 Filistinliyi öldürdüğü ve 125’ini de yaralandığı; akabinde caminin bir kısmının sinagoga dönüştürüldüğü meşum olay. Bugün hala beş vakit namaz esnasında caminin sinagog tarafında bulunan Yahudi yerleşimciler, son derece y