İslami Haberler

Ana Sayfa Haberler Dini Haberler İslami Haberler İslâm ve Avrupa Rönesansı'nın Oluşumu

İslâm ve Avrupa Rönesansı'nın Oluşumu

İslâm ve Avrupa Rönesansı'nın Oluşumu
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : İslami Haberler Yorumlar : 0 Okunma : 1992 Beğen : 0

İslâm biliminin yükselişi, tarihî olguların açıklamasını sunmakta ve zamanımıza kadar gelmiş olan eski ilmî metinlerin en iyi şekilde okunmasını sağlamaktadır.

Baştan beri İslâm medeniyetine, negatif bir dini düşünce olarak bakan ve din ile bilim arasındaki ilişkiyi Avrupa açısından değerlendirerek yalnızca bir "çatışma"dan ibaret gören kesimler, İslâm medeniyetinde akılcılığın öldüğünü ve bunun nedeninin de, bilimsel ve felsefi düşünce pahasına yükselen dini düşünce olduğunu ileri sürerler. Bunlar için "gelişme", Avrupa'da olduğu gibi, bilimin kiliseyi yenmesinden ibarettir. Böylece herhangi bir medeniyetin "gelişme" içinde sayılabilmesi için, "evrensel" çizgiyi ve düzenli araştırmayı yakalamadan önce, bu uğraşıyı vermesi, yani bu medeniyetlerde bilimin, kendi "dininin" üstesinden gelmesi gerekir.
Saliba bu kitabında, Muhammed bin Musa'nın Batlamyus'u eleştirisinin, Razî'nin Galen'e karşı Şükuk'unun, İbn el-Heysem'in Batlamyus'a karşı Kuşkular'ının ve buna benzer nice başka çalışmanın, dönemin dini otoritelerine karşı değil, Yunan bilimsel geleneğine karşı yazılmış metinler olarak ortaya çıktığını ve İslâm dünyasında bu tür bir geleneğin olmadığını ortaya koyuyor. Kitabı okuduğumuzda, aslında klasik anlatının hiçbir kanıta dayanmadığını, İslâm ve Batı arasında kültürler arası zengin bir alışveriş olduğunu ve Rönesans bilim tarihini, en önemlisi de İslâm bilim tarihini yeniden ve bir kez daha, Avrupamerkezci etkilerden uzak olarak dikkatlice gözden geçirdiğimizde Rönesansın imajı da bütünüyle değişmiş olacaktır.

İslâm Bilim Geleneği: Başlangıç Sorusu 1

Bu ve izleyen bölüm, İslâm medeniyetinin en ilginç yönlerinden birine hitap etmektedir: Modern çağ öncesi evrensel bilimin gelişmesi için çok önemli olan bilimsel bir geleneğin yükselmesi. Bu iki bölüm, karşılıklı bağımlılıklarını göstermek için ortak bir başlık ile değerlendirilmiştir. İlk bölüm, bu bilimsel geleneğin nasıl ve ne zaman ortaya çıktığı sorusuna cevap arayan çeşitli teorileri araştırır ve teorilerin ayrıntılı açıklaması ile başlar. İzleyen eleştiri ise bu teorilerin, İslâm'ın ilk zamanlarının birincil bilimsel ve tarihî kaynaklarından elde ettiğimiz bilgileri doğrulamadığını gösterir ve aynı zamanda bu bilgilerin bir sonraki bölümde yer alacak farklı açıklamasının temelini atar. Dolayısıyla okuyucu, ilk bölümde bazı soruların cevaplanmadığını görebilir, bu yüzden kendisine bir sonraki bölümü beklemesi söylenecektir.
İslâm medeniyeti veya biliminin genel tarihçesi üzerine yazılmış çoğu kitap, İslâm bilim geleneğinin önemini ve bu geleneğin genel insan medeniyetinin gelişmesinde oynadığı rolü en azından kabul etmiş gibi gözükür. Yazarların bu role ayırdıkları yer değişiktir, ama hepsi temel bir anlatı üzerinde anlaşmışlardır; buna klasik anlatı diyeceğim. Bu anlatının genel hatları Ortaçağ ve Rönesans dönemlerine kadar gider ve tarih boyunca tekrarlanmıştır.
Anlatı, İslâm medeniyetinin bir çöl medeniyeti olduğu, şehir hayatından uzak ve kendi başına başka kültürlerin işine yarayacak bilim üretme ihtimalinin çok düşük olduğu faraziyeleri ile başlar. Bu medeniyet ancak daha ileri, ama küçük ve ince bir ayrıntı ile "ileri" varsayılan daha eski medeniyetler ile temas ettiği zaman bilimsel düşünce geliştirmeye başladı. Mevzubahis antik medeniyetler, İslâm medeniyetinin batı kıyısında yer alan ve onun coğrafî alanı ile örtüşen Grek-Helen medeniyeti, doğu ve güneydoğudaki Sasanî (ve bunun uzantısı olarak Hint) medeniyetidir. Çok daha eski olan bu medeniyetler, İslâm çöl medeniyetinde görülemeyecek nitelikte (en azından medeniyetlerinin bir döneminde) yüksek düzeyde bilimsel üretim ve entelektüel canlılığa sahipti.
Aynı anlatı, İslâm döneminde gerçekleştirilen bilinçli bir tercüme süreci ile bu antik medeniyetlerin bilimlerinin faal bir şekilde bünyeye katılması teşebbüsünden söz etmeyi hiç ihmal etmez. Ve bu tercüme hareketinin, bu antik medeniyetlerin ürettiği bütün bilimsel ve felsefî metinleri içine aldığı söylenir.
Klasik anlatı daha sonra Abbasîlerin ilk döneminde (y. M.S. 750–900 yıllarında) yapılan bu tercümelerin çok çabuk İslâm bilim ve felsefesinin gerçek altın çağını doğurduğunu ekler.
Bu çerçevede birçok yazar, İslâm'ın bu altın çağının, antik Yunan'ın ve bir miktar da antik Hindistan ve Sasanî İranı'nın ihtişamının yeniden canlandırılmasından başka bir şey oluşturmadığı iddiasında bulunur. Bazıları da İslâm'ın bilimsel üretiminin, birikmiş Yunan bilimine az bir şeyler eklediğini ama Yunanlıların zaten zaman içinde bunları kendi başlarına ortaya çıkarabileceklerini ileri sürerler. Hiç kimse, örneğin, İslâm dönemi bilginlerinin klasik Yunan'da uygulanan bilimin dışında yeni bir bilim tarzı ortaya çıkarmış olabileceklerinden veya bu bilginlerin, İslâm'ın daha sonraki avantajlı bakış açısından hareketle, uzun bir tercüme sürecinden sonra ellerine geçen Yunan biliminin aslında yetersiz, eksik ve çelişkilerle dolu olduğunun farkına vardıklarından söz etmeye cesaret edemez.
Klasik anlatı, kapsamlı tercümelerle tetiklenen İslâm biliminin girişim olarak kısa sürdüğünü, hemen İslâm toplumundaki bir çeşit inanç sağlamlığı olarak bilinen geleneksel güçlerle çatışmaya girdiğini ısrarla hayal eder. Bu güçlerin bilim aleyhindeki saldırılarının, 11. ve 12. yüzyıl ilahiyatçısıEbu Hamid el-Gazalî'nin (vefatı: 1111) ünlü eserinde doruk noktaya eriştiği iddia edilir. Gazalî'nin bu konu ile ilgili atıfta bulunulan eseri Tehâfut el- Felâsife'dir (Filozofların Tutarsızlıkları). Bu eser bazen yanlış olarak tehâfut el-felsefe (felsefenin tutarsızlığı) olarak anılır.
Tamamen tesadüfî olarak Latin dünyası da aynı zamanlarda uyanıyordu. Bu uyanış, 12. yüzyılın Rönesans'ı olarak bilinen bir dönemde temel Arap felsefe ve bilimsel metinlerinin tespit edilip Latinceye çevrilmesini başlattı. O dönemde Latinceye çevrilen birçok metin, çok önceden Yunanca ve Sanskritçe metinlerden Arapça'ya çevrilmişti. Burada özellikle dokuzuncu yüzyılda birçok kez Arapça'ya çevrilmiş olan Batlamyus'un (ö. M.S. 150) El Mecisti'si (Büyük Bileşim) ve Euclid'in (Öklid, y. M.Ö. 265) Elements'i (Elemanlar) gibi temel Yunan eserlerinden ve Hint rakamlarının Arapça yolu ile Avrupa'ya geçişinden ve orada "Arap" rakamları olarak bilinmesinden söz ediyorum.
Klasik anlatı, bundan sonra Avrupa'nın Arap bilimsel malzemesine ihtiyaç duymadığını, Gazalî'nin eserlerinin saldırısı altında İslâm bilimsel geleneğinin düşüşe geçtiğini ve diğer kültürler tarafından artık önemli addedilmediğini ileri sürer. Genel bir bakış açısı olarak da Avrupa Rönesansı, İslâm bilimsel malzemesini, bir diğer "bünyeye katma" hareketi içinde bilinçli bir biçimde atlayıp bütün bilim ve felsefenin başladığı ve Avrupa Rönesansı'nın kaynağı olarak adlandırılan Grek-Romen mirası ile doğrudan bağlantı kuran bir hareket olarak açıklanır.

Klasik anlatının eleştirisi

Burada bu klasik anlatıyı eleştirmek ve çözemediği bazı problemlere dikkati çekmek istiyorum; daha sonra, izleyen bölümde, tarihî olguları daha kapsamlı bir şekilde açıklayan alternatif anlatıyı sunacağım. Bunu yapmamın nedeni, klasik anlatının bizi çözümsüz sorunlarla başbaşa bırakmasıdır. Eğer İslâm biliminin hangi süreçten geçtiğini anlamak ve herhangi bir toplumda bilimin genelde nasıl doğduğunu ve beslendiğini öğrenmek istiyorsak bu meseleleri çözümsüz bırakamayız. Ama bunu yapabilmek için ilk önce klasik anlatının bazı temel öğretilerini bozmam gerekiyor.

İslâm Bilimi ve Avrupa Rönesansının Oluşumu, Prof. Dr. George Saliba, Mahya Yayıncılık, İstanbul 2012



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

Yorum Yaz


Yazdığınız yorumların genel ahlak kurallarına uygun olmasına özen gösteriniz. Ayrıca yazdığınız yorumlarda isminiz e postanız eksik yanlış olmamalıdır aski halde yorumlarınız onaylanmaz dikkate alınmaz cevap verilmez.

Haberler