İslami Haberler

Ana Sayfa Haberler Dini Haberler İslami Haberler Osmanlı Belgelerine Göre Nursi'nin Şeceresi . Said-i Nursi Seyyid midir?

Osmanlı Belgelerine Göre Nursi'nin Şeceresi . Said-i Nursi Seyyid midir?

Osmanlı Belgelerine Göre Nursi'nin Şeceresi . Said-i Nursi Seyyid midir?
Yazan : @Dünya Dinleri Tarih : Kategori : İslami Haberler Yorumlar : 0 Okunma : 3814 Beğen : 0

Osmanlı arşivlerinde yapılan belge çalışmasıyla, Akgündüz ve ekibinin Said-i Nursi hakkındaki Seyyidlik tezlerinin yanlış olduğu ortaya çıktı

Son günlerde Said-i Nursi'nin şeceresiyle ilgili olarak ortaya atılan ve belgelere dayandırıldığı iddia edilen tezler Araştırmacı Arşivci Abdullah Demir tarafından belgeleriyle çürütüldü.

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz'ün öncülüğünde bir ekip tarafından yapılan araştırmada belgelere dayanılarak Said-i Nursi'nin Seyyid olduğu iddia ediliyordu. Ancak, Arşivci Araştırmacı Demir, Osmanlı arşivlerinde yer alan belgelerle Akgündüz ve ekibinin tüm tezlerinin temelsiz olduğun ortaya koydu. Demir, topladığı arşiv belgelerini "Osmanlı Belgelerine Göre Said-i Nursi'nin Seyyidliği Meselesi" isimli kitapta da yayınladı.

SEYYİD KİMLERE DENİR?

Dünya Bülteni için de konuyu kaleme alan Demir, öncelikle Seyyidliğin tanımını yaptı. Demir'in yaptığı tanma göre, "Peygamberimiz (SAV)’in nesebinden, diğer bir değişle Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından, yani Hz. Hasan ve Hüseyin (RA)’in soyundan gelen ve sahih bir şekilde müteselsilen nesep defterlerine tescil ve tespit edilenlere -neslen- Seyyid" denir. Manevi Seyyidlik kavramının olduğunu belirten Demir, Allah yolunda hayatlarını vakfedenlerin de bu kategoriye girdiğini, Hz. Muhammed'in aslen Farisi olan Sahabe Salman-ı Farisi için "Selman bendendir ve ehl-i beytimdendir." hadisini buna delil olarak gösterdi.

MANEVİ SEYYİDLİK

"Gayemiz, asla insanların etnik kökenleriyle uğraşmak değil, sadece bir hakikatin ortaya çıkmasına vesile olmaktır" diyen Abdullah Demir, "Sahabe-i kiramdan Selman-ı Farisi (RA) ne kadar seyyid ise Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi’de o derecede seyyiddir." diye yazdı.

SEYYİDLİK ŞECERESİ NASIL ALINIR?

Seyyidlik şeceresinin nasıl alındığı konusuna da açıklık getiren Abdullah Demir, "Herhangi bir şahıs siyadet davasında bulunduğu takdirde bölgede bulunan Nakibü’l-eşraf’a veyahut bölgede bulunan adli mercilere müracaat eder. Yapılan müracaat üzerine defter kayıtlarına bakılır seyyid olup olmadığına dair kayıtlar onu doğrular nitelikte ise mahkeme şahitlerin de ikrarı üzerine tescili yapılır ve kendisine hüccet-i şer‘iyye verilerek siyadeti tasdik olunur. Söz konusu şecerede Said Nursi’nin mahkemeye böyle bir müracaatı bulunmamaktadır. Herhangi bir müracaat olmadan siyadet defterine kaydının yapılması mümkün değildir." dedi.

AKGÜNDÜZ'ÜN ŞERECESİNDEKİ EKSİKLİKLER

Demir, Prof. Dr. Akgündüz ve ekibinin yayınladığı şeredeki eksiklilkleri şöyle sıraladı:

1- Şecereler tanzim edilirken üzerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın, mahkeme kadısının ve şuhudü’l-hal dediğimiz şahitlerin imza ve mühürlerinin olması şartı vardır. Bu şecerenin üç yerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın üç mührü vardır, fakat hiçbirinde isim yer almamaktadır. Şecerede sadece “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazmaktadır. Halbuki, aynı mühürde şahsın ismi ile unvanı yazılmalı ve mührün hangi tarihte hâk edildiği yer almalıydı. Bu şecerede ise “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yer almakla birlikte mührün kime ait olduğu ve mührün hangi tarihte kazıldığı yer almamaktadır.

2- Şecere Şeyh Abdülkadir Geylani (KS)’ye kadar uzanmaktadır. Geylani’den sonrasını yani Hz. Hasan’a kadar uzanan on iki babayı ise yazar ensab kitaplarını kaynak göstererek şecereyi tamamlamak üzere yazmaya çalışmıştır. Bu şecereye Hiyaliyyin şeceresi denmez, ancak ve ancak Ahmet Akgündüz şeceresi denir. Çünkü kendisi düzenlemiştir. Şecerede yer almayan isimleri kendisi yerleştirerek yeni bir şecere oluşturmuştur.

3 - Hiyaliyyin şeceresi Şeyh Abdülkadir Geylani’den başlayıp Mirza Reşan’da bitmiştir. Hamed el-Hiyali tarafından Üstad Bediüzzaman ve annesi ilave edilmiştir. Mirza Reşan ile Said-i Nursiarasında dört baba yer almamaktadır. Hiyaliyyin şeceresine yazar dört babayı ilave ederek Said-i Nursi’ye kadar silsilenameyi getirmiştir.

4 - Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye” Ancak bu silsile Akgündüz’ün şecereyi dahi yanlış okuduğunu veya hiç okumadığını ortaya koymaktadır. Şecerede Said Nursi’nin nesebinin Hz. Hüseyin’e dayandığı ve annesinin soyunun da Hz. Hasan’a dayandığı kaydı yer almaktadır. Yazar ise şecerede geçen metnin aksine Bediüzzaman’ın soyunun Hz. Hasan’a dayandığını dolayısıyla şerif olduğunu, annesinin soyunun da Hz Hüseyin’e dayandığını ve aynı zamanda seyyid olduğunu ifade etmektedir.

5 - Başbakanlık Devlet Arşivi’nden Şeyh Abdülkadir Geylani (KS) ile ilgi aldığımız şecereyle birebir karşılaştırma yaptığımızda şecerede yer alan isimlerin birbiriyle tezat teşkil ettiğini görmekteyiz. Şöyle ki, arşivdeki şecere Seyyid el-Hamidi el-Kadiri’den başlayıp Hz. Hasan’a dayanmakta iken Hiyali Aşireti şeceresinde bu silsilename bulunmamaktadır.

6 - Şecere baştan sona kadar tek bir hattan ve tek kalemden istinsah edilmiştir. Şecerede yer alan mühürlerin hiçbirinde imza bulunmamaktadır. Ayrıca “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” mühürleri bulunmakta ancak hiçbirinde sadatın isimleri yer almamaktadır. Hâlbuki Osmanlı Arşivi belgelerinde yer alan silsilename ve neseb hüccetlerinde Nekabetü’l-Eşrafın ismi mühürlerde yer almaktadır. Ayrıca Hiyali şeceresinde yer alan mühürlerin yazı açıları kumpasla ölçüldüğünde yazılar aynı açıyı göstermektedir. Hâlbuki kazılan mühürlerde aynı ölçüyü bulma imkânı yoktur. Bu durum, mühürdeki yazıların bilgisayarda hazırlandığını kuvvetlendirmektedir.

Abdullah Demir, Akgündüz'ün çalışmasında yayınladığı şerecereleri mukayeseli bir şekilde tahlil etti.

TAHLİLLER VE BELGELER

Seyyid kimlere denir?

Bilindiği gibi peygamberimiz (SAV)’in nesebinden, diğer bir değişle Hz. Ali ve Fatıma’nın çocuklarından, yani Hz. Hasan ve Hüseyin (RA)’in soyundan gelen ve sahih bir şekilde müteselsilen nesep defterlerine tescil ve tespit edilenlere -neslen- “Seyyid” denir. Diğer taraftan, Peygamberimizin getirdiği hükümlere bi-hakkın riayet eden ve İslam’ı hayatının gayesi bilen, ahkâm-ı ilahiyeyi yayan ve yaşatmaya çalışan; bu uğurda cansiperane mücâhede ve mücadele edenler de al-i beytten sayılır ve manevi “Seyyid” unvanını alırlar. Nitekim Peygamberimiz (SAV) bir hadisinde, “Selman bendendir ve ehl-i beytimdendir.” diye buyurmuştur.[4] Hz. Selman Acem kavminden olduğu halde Hz. Peygamber, onu kendi manevi al-i beytinden saymış ve kendisine sahip çıkmıştır. Bu da göstermektedir ki, biyolojik seyyidliğin yanı sıra manevi seyyidlik de söz konusudur. Nitekim Hz. Nuh (AS) Rabbine dua etti ve şöyle dedi: Yarabi! Şübhesiz ki oğlum (Ken’an) benim ailemdendir. … Allah Buyurdu ki: Ey Nuh O, senin ailenden değildir. Çünkü o (nun yaptığı) Salih olmayan bir iştir (o kafirdir) Binâenaleyh bilmediğin bir şeyi benden isteme. Diye Hz. Nuh’u uyarmıştır.[5] Bu ayetten şunu anlıyoruz peygamber oğlu da olsa amel-i salih işlemeyip peygamberlerin getirdikleri vahiyle amel etmiyorsa peygamber evlâdı olamaz biyolojik seyyidliğin yanı sıra manevi seyyidliiğin dah evlâ olduğu bu ayetten de anlaşılmaktadır.

Ancak, hakikat-ı halin böyle olmadığını aşağıda vereceğimiz Osmanlı vesikalarıyla izah etmeye çalışacağız. Aynı zamanda, Ahmet Akgündüz’ün, Said Nursi’nin seyyidliğine dair yayınladığı belgelerin gerçek olmadığını delilleriyle birlikte yayınlayacağız. Buradaki asıl maksadımız vesikaları tahrif etmeden gerçekleri ilgilenenlerin dikkatine sunarak rıza-i ilahiyi kazanmaktır. Gayemiz, asla insanların etnik kökenleriyle uğraşmak değil, sadece bir hakikatin ortaya çıkmasına vesile olmaktır. Nitekim Cenab-ı Allah, Hucurat Sûresi’nde şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve yüce olanınız Ondan çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[6]

Ayrıca, Peygamberimiz (SAV)’in “Ene ceddu küllü takiyin ve nakibetin” hadisini değerlendiren İmam-ı Ebu Hanife (RA), bütün mümin ve mü’minâtın ehl-i beyt-i nebeviden sayıldığını, hususan evliyayı kirâm ve meşayih-i izamın manevi evladiyet mertebesine daha layık olduğunu belirterek ‘asıl seyyidliğe’ dikkatimizi çekmiştir.[7] Daha da mühimi, yazılan şecerelerin birçoğunda yer alan“Bütün insanlar Âdem (AS)’dendir ve Âdem de topraktandır” ifadesi, hiçbir soyun diğer bir soydan üstün olmadığını idrakimize sunmaktadır. İslam’a göre üstünlük takvadadır. Bediüzzaman da takva ve salih ameli şöyle tanımlamaktadır: “Hukuk-ı beşere riayet edip tecavüz etmemek ve hukukullaha da bi-hakkın riayet etmektir.” Diğer bir değişle evrensel insan hakkına saygı göstermek ve onların hakkına saldırmamak ve Cenab-ı Allah’ın bütün ahkâmına hakkıyla uymak ve emri bi’l-ma’rufu yerine getirmek ve nevahisinden ictinab edip sakınmaktır. Buradan hareketle zühd ve takva sahibi olan Bediüzzaman’ın manevi ehl-i beytten olduğu şüpheden varestedir. Ayrıca, Bediüzzaman’ın yirmi birinci asırda sergilediği hizmet-i imaniye ve islamiyye noktasında hayatı boyunca verdiği mücahede ve mücadele herkes tarafından takdir edilmektedir. Hizmet-i İmaniye ve Kuraniye nokta-i nazarından Said-i Nursi manen seyyiddir, aynı zamanda “el-Ulemau veresetü′l-enbiya-i “ sırrınca peygamberlerin de varisidir.

Sahabe-i kiramdan Selman-ı Farisi (RA) ne kadar seyyid ise Üstad Bediuzzaman Said-i Nursi’de o derecede seyyiddir.

Seyyidlik şeceresi nasıl alınır.

Herhangi bir şahıs siyadet davasında bulunduğu takdirde bölgede bulunan Nakibü’l-eşraf’a veyahut bölgede bulunan adli mercilere müracaat eder. Yapılan müracaat üzerine defter kayıtlarına bakılır seyyid olup olmadığına dair kayıtlar onu doğrular nitelikte ise mahkeme şahitlerin de ikrarı üzerine tescili yapılır ve kendisine hüccet-i şer‘iyye verilerek siyadeti tasdik olunur. Söz konusu şecerede Said Nursi’nin mahkemeye böyle bir müracaatı bulunmamaktadır. Herhangi bir müracaat olmadan siyadet defterine kaydının yapılması mümkün değildir.

Yayınlanan Hiyaliyyin şeceresindeki eksiklikler.

I. Şecereler tanzim edilirken üzerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın, mahkeme kadısının ve şuhudü’l-hal dediğimiz şahitlerin imza ve mühürlerinin olması şartı vardır. Bu şecerenin üç yerinde Nakîbü’l-Eşraf'ın üç mührü vardır, fakat hiçbirinde isim yer almamaktadır. Şecerede sadece “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazmaktadır. Halbuki, aynı mühürde şahsın ismi ile unvanı yazılmalı ve mührün hangi tarihte hâk edildiği yer almalıydı. Bu şecerede ise “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yer almakla birlikte mührün kime ait olduğu ve mührün hangi tarihte kazıldığı yer almamaktadır.

II. Şecere Şeyh Abdülkadir Geylani (KS)’ye kadar uzanmaktadır. Geylani’den sonrasını yani Hz. Hasan’a kadar uzanan on iki babayı ise yazar ensab kitaplarını kaynak göstererek şecereyi tamamlamak üzere yazmaya çalışmıştır. Bu şecereye Hiyaliyyin şeceresi denmez, ancak ve ancak Ahmet Akgündüz şeceresi denir. Çünkü kendisi düzenlemiştir. Şecerede yer almayan isimleri kendisi yerleştirerek yeni bir şecere oluşturmuştur.

III. Hiyaliyyin şeceresi Şeyh Abdülkadir Geylani’den başlayıp Mirza Reşan’da bitmiştir. Hamed el-Hiyali tarafından Üstad Bediüzzaman ve annesi ilave edilmiştir. Mirza Reşan ile Said-i Nursi arasında dört baba yer almamaktadır. Hiyaliyyin şeceresine yazar dört babayı ilave ederek Said-i Nursi’ye kadar silsilenameyi getirmiştir.

IV. Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[8] Ancak bu silsile Akgündüz’ün şecereyi dahi yanlış okuduğunu veya hiç okumadığını ortaya koymaktadır. Şecerede Said Nursi’nin nesebinin Hz. Hüseyin’e dayandığı ve annesinin soyunun da Hz. Hasan’a dayandığı kaydı yer almaktadır. Yazar ise şecerede geçen metnin aksine Bediüzzaman’ın soyunun Hz. Hasan’a dayandığını dolayısıyla şerif olduğunu, annesinin soyunun da Hz Hüseyin’e dayandığını ve aynı zamanda seyyid olduğunu ifade etmektedir.

V. Başbakanlık Devlet Arşivi’nden Şeyh Abdülkadir Geylani (KS) ile ilgi aldığımız şecereyle birebir karşılaştırma yaptığımızda şecerede yer alan isimlerin birbiriyle tezat teşkil ettiğini görmekteyiz. Şöyle ki, arşivdeki şecere Seyyid el-Hamidi el-Kadiri’den başlayıp Hz. Hasan’a dayanmakta iken Hiyali Aşireti şeceresinde bu silsilename bulunmamaktadır.

VI. Şecere baştan sona kadar tek bir hattan ve tek kalemden istinsah edilmiştir. Şecerede yer alan mühürlerin hiçbirinde imza bulunmamaktadır. Ayrıca “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” mühürleri bulunmakta ancak hiçbirinde sadatın isimleri yer almamaktadır. Hâlbuki Osmanlı Arşivi belgelerinde yer alan silsilename ve neseb hüccetlerinde Nekabetü’l-Eşrafın ismi mühürlerde yer almaktadır.[9] Ayrıca Hiyali şeceresinde yer alan mühürlerin yazı açıları kumpasla ölçüldüğünde yazılar aynı açıyı göstermektedir. Hâlbuki kazılan mühürlerde aynı ölçüyü bulma imkânı yoktur. Bu durum, mühürdeki yazıların bilgisayarda hazırlandığını kuvvetlendirmektedir.

Risale-i Nur’a Göre Said Nursi

Risale-i Nur’un birçok yerinde talebeleri tarafından Bediüzzaman’a seyyid misin diye sorulduğunda Bediüzzaman, neslen seyyid olmadığını ifade etmiştir. Seyyidliğin iki kısma ayrıldığını belirten Bediüzzaman, birisinin neslî, diğerinin ise manevi olduğunu ifade ederek manen hem Hasanî ve hem de Hüseynî olduğunu söylemiştir. 4 Ağustos 1334 tarihinde Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye Azalığı’na tayin edilen Bediüzzaman Said Efendi Meşihat’a verdiği Terceme-i hal varakasında Bitlisli olduğunu isminin Said ve şöhretinin Bediüzzaman olduğunu yazmıştır. Ayrıca pederinin ismini Mirza, annesinin ismini ise Nuriye Hanım olarak belirtmiştir. Devamında, “Bir sülale-i ma‘rufeye nisbetim yoktur. Mezhebim Şafiidir Devlet-i Aliye-i Osmaniye tabiiyetindenim” diye terceme-i hal varakasını doldurmuştur.[10] Bu belgeye baktığımızda bilinen ve meşhur olan herhangi bir aileye mensup olmadığını tahrir etmiştir. Yaklaşık dört sene Darü’l-Hikmetü’l-İslamiye Azalığı’nı yürütmüş ve birçok karara “Said” ismiyle imza atmış hiçbir yerde isminin önünde “Seyyid” kelimesini kullanmamıştır. Onunla birlikte görev yapan Seyyid Münib her imzasında Seyyid lafzını kullanarak kararlar altına Said Nursi ile birlikte imza atmıştır.[11] Yine Bediüzzaman, Muhakemat adlı eserinde “Seyyid olmayan seyyidim ve seyyid olan değilim” diyenlerin günahkâr, duhûl ve huruc haram olduklarını ifade etmiştir.[12] Şualar isimli eserinde ise Bediüzzaman, “Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdilik isnadını hiç kabul etmediğime göre bütün kardeşlerim şahadet ederler. Hatta Denizli’deki ehl-i vukuf “Eğer Said mehdiliğini ortaya atsa bütün şakirdleri kabul edecek” dediklerine mukabil, Said itiraznamesinde demiş ki: Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak” diye onları reddetmiştir.[13] Yine Şualar adlı eserinde “Ben de ma‘nevi Âl-i Beyt’ten sayılabilirim demekten maksadım bir kısım müçtehidlerin “ve Ala Âlihi ve sahbihi” duasında, Seyyid olmayan fakat ehl-i takva bulunanlar, o duaya dâhildirler” diye ifade etmiştir.[14] Evvela: Ben Âl-i Beyt’den sayılabilirim demekten maksadım “ve Alâ âlihi” duasında dâhil olmak için bir ricadır.” sözleriyle dile getirmiştir.[15] Bediüzzaman kendisine yakıştırılmaya çalışılan seyyidlik ve mehdilik konusunda Emirdağ Lahikası’nda şöyle demiştir: “Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirdlerin bu i‘tikadlarına göre, bana karşı demişler ki: “Eğer Mehdilik dava etse, bütün şakirdleri kabul edecekler. Ben de onlara demiştim: Ben, kendimi Seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Hâlbuki ahir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beyt’ten olacaktır. Gerçi manen ben Hazret-i Ali’nin (RA) bir veled-i manevisi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam bir manada hakiki Nur şakirdlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim.”[16]

Osmanlı Arşivi Kayıtlarına göre Bediüzzaman

Bediüzzaman, Osmanlı arşivi kayıtlarında Said-i Kürdi lakabıyla birçok belgede yer almaktadır. 11 Mayıs 1325/24 Mayıs 1909’da Zaptiye Nezareti’nin İzmid Polis Komiserliği’ne yazdığı yazıda: “Bediüzzaman Kürd Said Efendi’den oraca alınmış olan bir kama ile Rovelverin acilen Zaptiye Dairesi’ne gönderilmesi” talep edilmiştir.”[17] 19 N 1327 tarihinde Birinci Divan-ı Harb-i Örfi ve İki Mekteb-i Musibet Şehadetnâmesi toplatılması için Emniyet-i Umumiye’ye yazdığı yazıda da Said-i Kürdi ünvanlarıyla Bediüzzaman nâm muharrir olarak kayıtlara geçmiştir.[18] 8 Ramazan 1327’de Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti Hareket Ordusu Kumandanlığı’na gönderdiği yazıda, İki Mekteb-i Musibet Şehadetnâmesi unvanıyla Said-i Kürdi Bediüzzaman nâm muharrir tarafından neşr olunan risalenin satılmasına engel olunması emri verilmiştir.[19] 12 Şevval 1336’da Harbiye Nazırı namına Kazım Bey’in Musul Valisi Memduh Beyefendi Hazretlerine göndermiş olduğu şifrede, Bitlisli Bediüzzaman Said-i Kürdi Bey taraf-ı âlîlerince Bitlis Gönüllü Kumandanlığı vazifesiyle görevlendirilmiş olan ve Muş’un Rusların eline geçmesiyle orada kalan on iki topu kurtararak Bitlis muharebesine iştirak ile orada yaralı olarak esir düştüğünü ifade etmektedir.[20] Bitlis Valisi Memduh’un Dahiliye Nezaret-i Celilesi’ne görderdiği telgrafda: Tiflis’de esir düşen Bediüzzaman Said-i Kürdi’ye bir miktar para gönderilmesi talebinde bulunmuştur.[21] 14 Muharrem 1327/5 Şubat 1909 tarihinde Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin Zaptiye Nezaret-i Behiyyesi’ne yazdığı arzuhalde, Siyaset-i Şer‘iyye ve Ulum ve şuun-ı muhtelifeden bahis olmak ve şimdilik haftada bir ileride yevmi çıkarılmak üzere “Marifet ve İttihad-ı Ekrad” nâmıyla Türkçe ve Kürdçe bir gazete neşrine mezuniyet i‘tası Bediüzzaman Said-i Kürdi Efendi tarafından verilen arzuhalde istid‘a olunmuştur.[22]

Yukarıda verdiğimiz Osmanlı Arşiv kayıtlarında Ekrad veyahut Kürdî lakabı kullanılarak Bediüzzaman’ın mensup olduğu etnik kökene işaret edilmiştir. Arşiv kayıtlarında Bediüzzaman’ın Seyyid olduğuna dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Ayrıca Bediüzzaman, gazetelere verdiği makalelerde ve Münazarat adlı eserindeki yazıların sonunda imzasını “Kürdî” mahlasını kullanmıştır.

Bediüzzaman Said-i Nursi siyadeti ile ilgili yayınlanan iki şecereyi mukayeseli olarak karşılaştıralım.

BİRİNCİ ŞECERENİN TAHLİLİ

[23]

Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz’ün kitapçığında Bediüzzaman Said-i Nursi hakkında yayınlamış olduğu iki şecereyi mukayeseli bir şekilde tahlil etmeğe çalışalım.

Birinci şecerinin tahlili

Kitapçığın 21. Sayfasının birinci satırında yer alan şecerede: Şeyh Abdülkadir Geylani “Şeyh Nureddin Ali”nin oğlu olduğunu yazmaktadır. Osmanlı Arşivi Yıldız Esas Evrakı Gömlek No: 7 Vesika No: 16’da yer alan belgede: Şeyh Abdülkadir Geylani babasının ismi “ibn-i Ebi Salih Musa Cengidost”[24] olduğunu yazmaktadır. Daha da ilginci Sayın Ahmed Akgündüz Şecerede Şeyh Abdülkadir Geylani’nin babası olarak verilen ismi Şeyh Abdülkadir’in 6. torunu olarak göstermiş ve Said-i Nursi’yi de o dedede bağlantısını kurmuştur.[25] Sözde Said-i Nursi’nin böylelikle bağlanmış olan soy şeceresi, silsilenamesi ilk babada yıkılmış oldu. Diğer bir deyişle Hz. Hasan (RA) a dayandırılan silsilename tamamen kopmuş oldu.

Yine şecerenin 21. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed Abdülkadir Geylani’nin oğlu olduğunu diğer şecerenin 31. sayfasında Şeyh Şemseddin Muhammed Şeyh Abdülaziz’in oğlu olduğunu yazmaktadır. Sayın Ahmed Akgündüz’ün yayınlamış olduğu şecerelerde dahi taban tabana birbirini nakz eden ifadeler yer almaktadır. Yıldız Esas Evrakı’nda yer alan şecere yayınlanan her iki müşeccerenin yanlış olduğunu göstermektedir. Doğrusu Şeyh Abdülaziz Şeyh Abdülkadir Geylani’nin oğludur Şeyh Muhammed el-Hataki Şeyh Abdülaziz’in oğludurŞeyh Şemseddin ise Muhammed’in oğludur.

Bilindiği gibi aynı soydan gelenler aynı zamanda birbirlerinin varisidirler. Mahkemeye varis olan herhangi bir şahıs dedesinden veyahut babasında bir tereke kaldığı takdirde dava açan ve ölen şahısların varisi olduğunu tespit ettikten sonra ancak onlardan kalan mala sahip olabilir. Arada bir dedesini dahi ispatlayamadığı takdirde o mala malik olamaz.

Aynen bunun gibi şecere silsilenamesinde kopukluk olduğu takdirde Seyyid olduğu ispatlanamaz ancak Nakibü’l-eşraflık müessesi tarafından tanzim edilen defterlere bakılarak soy kütüğü doğrulanırsa şecerenin bir hükmü, şahsiyeti olur aksi takdirde hiçbir geçerliliği olamaz.

Kitapçığın 21.sayfasındaki şecerenin ikinci paragrafında Şeyh Abdülkadir Geylani’nin 841/1437 yılında Dımışk’da vefat ettiği, Sofiye Mezarı’na defnedildiğini yazmaktadır. Osamanlı Arşivi kayıtlarında Seyyid Abdülkadir Geylani’nin Hicir 470/1077 yılında doğduğu ve 561/1165yılında da vefat ettiği yazmaktadır. Yani 91 sene yaşamış ve Miladi 1165 yılında da Bağdad’ta vefat etmiştir. Yıldız BOA. Yıldız Esas Evrakı No: 444’te yer alan şecerede Şeyh Abdülkadir’in 1165 yılında vefat ettiği yazmaktadır. Yayınlanan Hiyaliyyin şeceresinde 1437 yılında vefat ettiği yazmaktadır. Arada 272 sene fark vardır. Şeyh Abdülkadir Geylani’nin vefat yerini ve ölüm tarihini bilmeyen birisi nasıl şecereyi düzenler? Bunu okuyucuların takdirine bırakıyorum.

Aynı şecerede Şeyh Abdülkadir’in çocuklarının olmadığını, akim olarak vefat ettiğini kendinden sonra herhangi bir evlat bırakmadığını ifade etmektedir.

Kitapçığın 31. Sayfasında Şeyh Abdülaziz’in onun oğlu olduğunu yazmaktadır. Her iki şecere arasında tezat teşkil eden birçok ifadeler bulunmaktadır. Sayın Ahmed Akgündüz’de 12 evladının var olduğunu ifade ederek aynı zaman tablosunu vermiştir.[26] Sayın hoca bu her iki şecerede yer alan ifadelere itibar etmeyip kendisi yeni bir şecere düzenlemiştir.

Kitapçığın 21. Ve 31. sayfalarında yer alan şecerede Bediüzzaman Said-i Nursi ile ilgili iki farklı ifade yazılmıştır.

21. Sayfada yer alan şecerede “Abdullah kendinden sonra Sermit’te medfun oğlu Şeyh Abdurrahman, oda Şeyh Abdülvahab’ı oda Şeyh Abdullah’ı o da Mirza Reşan’ı oda Mirza Halid’i oda Hıdır’ı oda Ali’yi oda Sofi Mirza’yı bırakdı. Yazılmıştır.

31. Sayfa’daki şecerede Mirza Reşan’dan sonra dört dede atlayarak direk Said-i Nursi yazılmıştır şöyleki:“Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[27]

Yukarıda verilen her iki metinde farklı iki ifade yer almaktadır. Sayfa 21’de dört dede zikredildikten sonra Said-i Nursi ismine yer vermiştir. Sayfa 31’de yer alan şecerede Said-i Nursi’nin Mirza Reşan’ın zürriyetinden olduğunu yazmaktadır. Arada geçen dört baba yok olmuştur. Şimdi soruyorum acaba hangi şecere doğrudur? Zikredilen dedeler Said-i Nursi’nin gerçek dedeleri midir bilemiyoruz. Çünkü şecerenin kaynağı ve menşei belli değildir. Dolayısıyla menşei belli olmayan bir bilginin güvenirliği de olamaz.

Her iki şecerede de Hamed el-Hiyali’nin mührü olmasına rağmen farklılık arzetmesi akla bazı istifhamları beraberinde getirmektedir. Bu şecereler farklı merkezlerde ve farklı kişiler tarafından tanzim edildiği ihtimalini daha fazla güçlendirmektedir. Şecereyi yayınlayan Akgündüz, şecereyi yazanın hikayesini şöyle anlatmaktadır: “Şimdi asıl soruya gelelim, bundan 70 küsur yıl evvel hazırlanan bu şecereyi mezkûr zat nasıl hazırlamış hem anne ve hem de baba tarafından Üstad'ın neslini ve yaşadığı mekânları nasıl öğrenmiş? Bu sorunun cevabı bizce de meçhuldür; ancak en kuvvetli ihtimal bu zat beş sene Kafkas Harbine katılmış ve esir düşmüştür. Aynı cephede savaşan Bediüzzaman ile tanışmış olması ve Üstad'ın onun sâdât-ı Hıyâliyyîn’den olduğunu öğrenmesi üzerine, bu mesele hakkında aralarında bilgi alışverişi meydana gelmiş olması ihtimalidir.”[28]

Yazar bu ifadeyi kullanırken hiçbir kaynak göstermemekte tamamen ihtimaller üzerinden hareket etmektedir. Dolayısıyla şecere kesinlik arz eden bilgilere dayanmalı şüphe ve ihtimaller üzerine bina edilmemelidir.

Şecerede zikredilen yer isimlerinde dahi birçok hatalı ifadelerin kullanıldığı görülmektedir. Bitlis’teki Kürd Hakkarisi olarak geçmektedir. Coğrafya kitaplarında böyle terminolojiye rastlamak mümkün değildir. İspayirt aşireti altında birleştiklerini ifade ediyor halbuki İspayirt Osmanlı döneminde bir sancak merkezidir. Aşiret adı değildir. Sözde Said-i Nursi annesinin siyadetini tespit ederken şu ifadeyi kullanmıştır: “Molla Tahir bin Aşireti Hakif mine’l-kurdi’l-Hakkariyeti karyeti bilikan” diye yazmıştır. Bilindiği gibi şecere yazılırken somut isimler yer alır ve müteselsil isimler yazılarak şecere oluşturulur.

Şimdi geçen ifadeleri birer birer ele aldığımızda Hakif aşireti diye bir ifade yoktur. Teşkilat-ı mülkiye itibariyle Bitlis’e bağlı Hakif Nahiyesi yer almaktadır. Ve bu nahiye Hakkari’ye bağlı olmayıp Bitlis’e bağlıdır. Bitlis’e bağlı Bilikan köyü vardır. Şecerede zikredildiği gibi Bilikan köyü Hakkari’ye bağlı değil Bitlis’e bağlıdır. Deveye sormuşlar neden boynun eğridir nerem doğru ki demiş. Şecerenin neresine bakarsan yanlışlıklarla doludur.

Ahmet Akgündüz’ün yayınladığı şecere[29]

İKİNCİ ŞECERENİN TAHLİLİ

(1)-Şecerede yer alan ilk satırda “Hiyaliyin Şeyh Abdülaziz bin Şeyh Abdülkadir el-Geylani zürriyetindendir.” Şecere Şeyh Abdülkadir Geylaniden başlayıp Mirza Reşan isminde bitiyor. Abdülkadir Geylani’den başlayıp Hz. Hasan (RA) a kadar uzanan on bir babayı Ahmed Akgündüz ensab kitablarından alıntı yaparak şecereye ilave etmiştir. Şecere de el-Geylani geçmektedir. Araplar hiçbir şekilde el-Geylani kelimesini kullanmazlar. El-Ceylani olarak telaffuz ederler.

(2) Şecerenin üç yerinde “Nekabetü’s-Sadatü’l-Eşraf” lafzı yazılı mühürler yer almaktadır. Hiçbir mühürde Nakibü’l-eşrafın ismi ve şöhreti yer almamaktadır. Diğer bir ifadeyle şecere üzerinde yer alan [(2), (4) ve (8)] nolu rakamlara dikkatlice bakınız; mühürlerde ne isim var ve ne de seyyidlik ünvanı yer almaktadır.

Mührün hangi tarihte kazıldığına dair hiçbir bilgi yer almamaktadır. Nakîbü’l-Eşraf herhangi bir yere atandığı zaman iki mühür hazırlanarak birisi merkezi hükümette kalır, diğeri ise görev alan Nakibü’l-eşraf'a verilirdi. Böylelikle herhangi bir evrak merkeze geldiğinde tatbik mühürlerine bakılarak sahte olup olmadığı tespit edilirdi. Kayıtlı olduğu defterlere bakılarak sahte olup olmadığı tespite çalışılırdı. Halbuki söz konusu şecerede, mühürler bir tertip ve düzen içinde değildir, rastgele belgenin her tarafına basılmıştır.

Mühürler Bilgisayar çıkışlı olup yazıların tamamı aynı karakterdedir. Hâlbuki her bir mühür ayrı şahsa ait olmasına rağmen aynı yazı sitili ve karekterleri taşımaktadır. Ayrıca “ye” harfi altına bilgisayar noktaları konulmuştur. Özellik itibariyle aynıdırlar ve hiçbirinde bir kayma bile olmamıştır.

(3)- Şecerenin ana kaynağını teşkil eden yazıda şu ifade yer almaktadır: “Abdülvahab, Abdullah ve Mirza Reşan ve min zürriyetihi eş-Şeyh Üstazuna el-Ekrem Saidi’n-Nursi el-Hiyali el-Geylani el-Hüseyni ve validetuhu Hasaniyetü’bnü zürriye”[30] Şecerede yer alan bu ifadeye göre Said Nursi Hasenî değil, Hüseynîdir. Ahmed Akgündüz, şecereyi Hz. Hasan’a göre düzenlemiştir. İstinat noktası olarak verdiği Hiyaliyyin şeceresine bile ters düşmektedir. Ona düşen görev yeniden Said Nursi′ye bir baba daha bulup nesebini Hz. Hüseyin’e bağlayarak yeni bir şecere düzenlemesi elzem olmuştur. Sayın hoca herhalde şecereyi okumadan yazmış olma ihtimali yüksektir. Zira hoca aksine çok müdakkiktir böyle bir hata yapması mümkün değildir. Ayrıca şecereyi yazanın da hiçbir imla kuralını bilmediğini ve birçok kelimeleri de yanlış yazdığı ortadır. Bunun tafsilatına girmeyeceğim. Hiyal Aşireti şeceresinde “Mirza Reşan”dan sonra Said Nursi’ye geçmiş ve arada kalan dört babayı zikretmemiştir. Arada kalan dört babayı Ahmet Akgündüz mesnedi belli olmayan kaynaklardan çıkararak şecereyi tamamlamıştır. Ayrıca Sayın Hocam; Said Nursi bin Murtaza Mirza bin Ali bin Hıdır bin Mirza Halid isimlerini yani dört babayı Osmanlı Arşivindeki nüfus kayıtlarından tespit ederek yazdığını basın toplantısında ifade ediyor. Ne yazık ki yapmış olduğum araştırma sonucu Osmanlı Arşivi’nde böyle bir nüfus kaydının bulunmadığını bu söyleminde tamamen hayal ürünü olduğu anlaşılmaktadır. Zaten kendisi de yayınladığı şecerede böyle bir “Nüfus Defteri’ini” kaynak olarak gösterememiştir. Aynı zamanda hayal üzerine kurmuş olduğu soyağacını Mirza Reşan el-Hiyali’ye bağlayarak Hiyal Aşireti şeceresini tamamlaştır. Hiyal şeceresinde yer alamayan bu dört babayı ilave ederek şecereyi oluşturmuştur.

(5)-Mühürde “Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” yazılı mührün altında şecereyi yazanın yazısıyla Nakîbü’l-Eşraf Trablus Arabistan ibaresi yazmıştır. Bu adamın Irak’ta Nakibü’l-eşraflık yaptığına göre “Irak Nakibü’l-eşrafı Abdülfettah bin Muhammed Bedreddin” olarak yazılması gerekirdi. Bu mührün de sahte olduğu aşikardır. Binaenaleyh bu mührün hangi tarihte kazıldığı belli değil ayrıca mühürde şahsın ünvanı da yer almamaktadır. Evet araştırdık böyle bir ismin Trablusşam’da görev yaptığı vakidir. Fakat Irak’ta Nakîbü’l-Eşraflık yaptığına dair hiçbir kayda rastlanamamıştır. Müşecere sahibi buna bir cevap yazarsa memnun oluruz.

(6)-Mühürde, “Muhammed Emin Müşevvah” yazmaktadır ve mührün altına şecereyi yazan aynı şahıs şu bilgiyi kaydetmektedir: El-Hiyali el-Hüseyni’n-neseb diye yazmıştır. Bu mührün altındaki yazıya bakılırsa Hiyaliyyin’in hüseyni olduğu anlaşılmaktadır. Fakat şecereyi düzenleyene göre ise Hasani’dirler. Şimdi hangisine inanacağız bilemiyorum bu hususta bir beyanda bulunurlarsa memnun oluruz.

Kuyud-ı Kadime Arşivi’nden alınan Tapu yoklama defteri[31]

Bu yoklama defterinde, Bitlis’e bağlı İspayirt nahiyesi Nurs köyünde “Muhammed, Kolos ve Hacı Mirza benûn-ı Alo (Ali)” olarak yazmaktadır. Yazar bu kayıttan yola çıkarak Mirza’nın babası Ali olduğu tespit etmiştir. Geriye kalan “Hıdır ve Mirza Halid” Hiyaliyyin şeceresinin son halkası olan Mirza Reşan’a bağlanmıştır. Yazar hangi karine ile bunların Mirza Reşan evlatları olduğu kanısına varmıştır. Ellerinde herhangi bir hüccet-i şer‘iyye olmadığı halde nasıl böyle bir tespitte bulunmuş gerçekten düşündürücüdür. Şecerede var olmayan dört ismi nasıl şecere oluşturarak Mirza Reşan evlatları olduğunu tespit etmiş ve tereddütsüz şecereye ilave etmiştir. Siyadet şeceresine ismin ilavesi ya mahkeme kararıyla veyahut Nakîbü’l-Eşraf'ın onayıyla ancak mümkün olabilir. Burada yazar hem kadılık görevini yapmış ve aynı zamanda Nakîbü’l-Eşraflık yetkisini kullanarak yeni bir şecere düzenlemiştir. Ve’s-sellam…

Isparta’nın Eğridir kazası Barla Nahiyesi’nde mecburi ikamete tabi tutularak verilen tevkif müzekkeresidir.[32]

Yukarıda verilen kayda göre Said-i Kürdi’nin babasının ismi Murtaza Mirza olduğunu yazmaktadır. Yazar bu ismi Murtaza bin Mirza olarak okumuştur. Bununla da kalmayıp belgede yer almayan bazı ifadeleri de ilave ederek şöyle yazmaktadır: “Seyyid Mirza nisbetün ila ceddihim es-Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin bin Seyyid Mirza ve’t-teleffazu tesmiyete Murtaza mine’l-Etraki Mirza” diye ifade etmektedir. Seyyid Mirza isminin Ceddi es-Seyyid Murtaza bin Zeynelabidin’den geldiğini ve Türkler Mürteza’yı Mirza olarak telafuz ettiklerini yazmaktadır. Yukarıda Türkçe olan bu belgenin neresinde böyle bir ifade yer almaktadır. Halbuki Mirza ismi bölgede çok yaygın olarak kullanılan bir isimdir. Mirza Kürtçe bir isimdir. Mir, Arapça emirin bozulmuş hali olup Kürtçe lehçesine yerleşmiş bir ıstılahtır. Mir, Emir anlamındadır. “Za “ doğmak anlamını taşımaktadır. Mirza emirin oğlu anlamına gelmektedir. Bu isim bölgede yaygın olarak kullanılan isimlerden biridir. Örneğin: Mirza, Halza, Varza, Dedza ve Amiza mahalli dilde çokça kullanılan ifadelerdir. Dolayısıyla bu isimlere kutsiyet izafe etmeğe de gerekte yoktur.

Nüfus Müdürlüğü'nden aldığımız nüfus kaydında Said-i Nursi’nin sadece babası Mirza ve Annesi Nuriye olarak yer almaktadır. Dedeleriyle ilgili herhangi bir kayda rastlanamamıştır.

Ahmet Akgündüz basın toplantısında “Said-i Nursi’nin dört dedesini Osmanlı Arşivi nüfus defterlerinden tespit etmiş bulunuyoruz” diye ifade etmektedir. Sayın Hocam mademki elinizde Bediüzzaman’la ilgi nüfus kayıtları var, şecerenizde bir vesika dahi olsun neden yayınlamamışsınız. Dört babayla ilgili bizim bilmediğimiz nüfus kayıtları varsa bunları da yayınlamanızı istiyoruz..

BELGE – 2

Seyyid Hamidi el-Kadiri şeceresinin ilk sayfasıdır.

BOA. YEE NO: 7/16-1[33]

Hazihin şeceretün asluha asîlün ve fer’uha nebîlün ve hâmiluha reculün celilün es’elullahe en yerzukahü’l-istikamete bi-hürmeti Mahummad’in (SAV) el-muhbitu aleyhi’l-vahyü ve’t-tenzîl emzayteha ve enfezetha ve en’l-fakirü’l-vara ev hâhdimü’l-fukara es-Seyyid Hamid el-Kadiri affa anhu Rabbuhu

Mühür: Lailahe ilah Şeyh Abdülkadir şeyün lillah 1262

Mühür

Es-Seyyid Hamid el-Kadiri

1291

SEYYİD ABDÜLKADİR GEYLANİ AHFADINDAN

SEYYİD HAMİD’İN ŞECERESİDİR

1-El-İmam Ali (RA)

2-Seyyid İmam el-Hasan (RA)

3-Seyyid Hasan el-Müsenna

4-Seyyid Abdullah el-Mahdi

5-Seyyid Musa el-Cûvni

6-Seyyid Abdullah

7-Seyyid Musa

8-Seyyid Davud

9-Seyyid Muhamed

10-Seyyid Yahya ez-Zahid

11-Seyyid Abdullah el-Ceyli

12-Salih Musa Cengidost

13-Seyyid Abdülkadir

14-Seyyid Abdülaziz

15-Seyyid Muhammed el-Hâtaki

16-Seyyid Şemseddin

17-Seyyid Şerafeddin

18-Seyyid Zeyneddin

19-Seyyid Veliyuddin

20-Seyyid Nureddin

21-Seyyid Hüsameddin

22-Seyyid Muhammed Derviş

23-Seyyid Nureddin

24-Seyyid Zeyneddin

25-Seyyid Mustafa

26-Seyyid Selman

27-Seyyid Hamis

28-Seyyid Muhammed Salih

el- Kadiri

29-Seyyid Hamidi el-Kadiri

BOA. YEE NO: 7/16[34]

BELGE -3

PROF. DR. AHMED AKGÜNDÜZ’E GÖRE HİYALİYYİN ŞECERESİ

1-Muhyiddin Abdülkadir Geylani 470-561

2-Şeyh Abdülaziz (Musul) (Sincar Hiyal) 532-602/1205

3-Şeyh Muhammed el-Hettak el-Hiyali

(652/1254, Rufya-Berdereş Kazası-Hiyal-Sincar)

4-Muhammed Hüsamüddin Şarşık el-Hasan

el-Hıyali (652/1254-Kuzey Irak)

5-Şeyh Ebu Salih Şemsüddin Muhammed el-Ekhal

(651-739/1338,Sancar Kazası-Hıyal Köyü)

6-Şeyh Nureddin Ali, Sâdât-ı Hiyaliyyin'in

ve bu arada Bediüzzaman Hazretlerinin dedesidir.

7-Muhyiddin Abdülkadir

8-Şemseddin Muhammed

9-Şeyh Alaaddin Ali (785-853/1450-Kahire)

10-Şeyh Bedreddin Hasan Hamevi

11-Şeyh Abdürezzak (6 Safer 901/26 Ekim 1495 öl. Dedesi

12-Şeyh Bedreddin'in Türbesinde medfun)

13-Abdullah (Korsinc-Hizan Yeni Adı Karbastı)

14-Abdurrahman (Sermit-Hizan, Yeni adı Yamaç)

15-Abdulvehhab

16-Abdullah

15-Mirza Reşan

16-Mirza Halid

17-Hıdır

18-Ali (Alo)

19-Sufi Mirza (1920)

20-Bediüzzaman Said Nursi

(1876-1960-Urfa)

Hiyaliyyin Şeceresi’nin Musul Arşivlerinden alınmayıp Mahmud Said trafınadn kendisine verildiği basın toplantısında ifade etmektedir.

Sonuç

Şecerede yer alan usul hatasını maddeler halinde vereceğiz.

1-Hiyaliyyin şeceresinin hangi tarihte tanzim edildiği belli değildir.

2-Nakibu’n-nükabanın onayı ve mutabıktır mührü bulunmamaktadır.

3-Şecerenin hangi vilayetin Nakibü’l-eşrafı tarafından tasdik edildiğine dair herhangi bir bilgi yer almamaktadır.

4-Şecere müteselsil bir nesep şeceresi olmayıp isimler arasında kopukluk vardır.

5-Şecere’de yer almayan Said-i Nursi’nin 4 dedesi Hiyaliyyin şeceresine ilave edilerek şecere yazılmıştır.

6-Abdülkadir Geylani’den, Hz. Hasan (RA)’a kadar 12 dede ensâb kitaplarından alıntı yapılarak şecereye konulmuş ve bu şekilde yeni bir şecere oluşturulmuştur.

7-Seyyidlik şeceresine isim ilave etme yetkisi Nakibü’l-eşraf kaymakamına aittir. Başkası şecereye müdahale edemez. Şecereye başkaları tarafından ilave edilen isimlerin hukuki açıdan hiçbir geçerliliği yoktur.

8-Seyyidlik şeceresinin onaylanması sadece İstanbul’daki Nakibü’l-eşraf yetkisindedir. Taşradan gönderilen şecereler, defter kayıtlarına bakılarak doğru olup olmadığı tespit edildikten sonra “mutabıktır” mührü basılarak tarih atılır ve siyadet beratı şecere sahibine verilir. Hiyaliyyin şeceresi bu hüviyeti taşımadığı için hukuki hiçbir geçerliliği yoktur.

9-Nakibü’l-Eşraf Defterleri’ne ve nüfus kayıtlarına dayandırılmadan düzenlenen silsilenâmenin hukuki hiçbir geçerliliği yoktur.

10-Hiyaliyyin şeceresi üzerinde bulunan mühürlerin tamamı bilgisayar çıkışlıdır. Bu şekildeki mühürler hiçbir belgede mevcud değildir.

11-Şecerede Nekabetü’s-Sadatü’l-eşraf yazan üç mühürde hakk tarihi ve seyyidlerin isimleri yer almamaktadır.

12-Nakibü’l-eşraf mühürleri iki tane yaptırılır birisi merkezde diğeri taşraya tayin edilen kaymakama verilir.

Bağdad Nakibü’l-eşraf merkezinde şecerede yer alan mühürlerin tatbik mühürleri var mıdır?

Hiyaliyyin şeceresi Musul Arşivi’nden alınmamıştır. Dr. Mahmud Said tarafından Arap aşiretleri dolaşılarak elde edildiği Sayın Prof Dr. Ahmed Akgündüz basın toplantısında ifade ediyor.

13-Şeyh Abdülkadir Geylani silsilesinden gelen Hiyaliyyin Aşireti’nin seyyid olmadığı Osmanlı Arşivi kayıtlarında yer almaktadır.(Ayrıntılı bilgi için bkz.Başbakanlık Devlet Arşivi Yıldız Esas Evrakı DosyaNo: 7 Gömlek No: 16).



[2] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 27

[3] Said-i Nursi, Asar-ı Bedi‘iyye, Münazarat kısmı, Envar Neşriyat s. 364.

[4] İbn-i Hişam, es-Siretü’n-Nebeviyye Kahire 1955, c. III, s. 224.

[5] Hud Sûresi,11/ Ayet 45-46

[6] Hucurat Sûresi No: 49 Ayet 13.

[7] BOA. Y.E.E No: 7/16-4.

[8] Ahmed Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamebere Kadar Uzaman Soyağacı, s. 30-31.

[9] Bkz İbnü’l-Emir Ensab, No 20.

[10] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, (İlmiye Ricalinin Teracim-i Ahvâli) C. IV, sh. 271: Sadık Albayrak’ın kullandığı bu belgeyi yerinde görmek için Meşihat Arşivi’ne gittim görevlinin ifadesine göre bu belge yok olmuştur. Bu belgenin kim tarafından oradan alındığı bilinmiyor.

[11] Meşihat Arşivi Karar defteri.

[12] Said-i Nursi Asar-ı Bediiyye, Muhakemat kısmı Envar Neşriyat 2012, s. 204

[13] Said-i Nursi, Şualar s. 383

[14] Said-i Nursi, Şualar Envar Neşriyat s. 414

[15] Said-i Nursi, age., s. 424.

[16] Said-i Nursi, Emirdağ Lahikası I, Envar Yayınları, İstanbul, s. 267.

[17] BOA. ZB. 629/55.

[18] BOA. DH. EUM THR 6/68.

[19] BOA. DH. EUM THR 5/7.

[20] BOA. DH. ŞFR 89/138.

[21] BOA. DH. ŞFR 529/62.

[22] DH. MKT 2730/76.

[23] Akgündüz kitapcığı,age, s. 21

[24] Şemseddin Sâmi, Kamusü’l-A‘lam kitabında Şeyh Abdülkadir Ebu Muhammed bin Ebi Salih bin Cengidost olarak yazmaktadır İstanbul 1311, c. IV, s.3089

[25] Aşağıda verilen belge 3 bakınız aynı zamanda Osmanlı Arşivinden aldığımız Şeyh Abdülkadir Geylani şeceresi ile kiyaslayınız.

[26] Ahmed Akgündüz age s. 9

[27] Akgündüz, age. s. 30-31.

[28] Bkz. Akgündüz, age., s. 8.

[29] Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31

[30]. Akgündüz, Bediüzzaman’ın Hz. Peygamber’e Kadar Uzanan Soy Ağacı, s. 30-31

[31] Akgündüz, age. s. 14

[32] Akgündüz, age. s. 14

[33] BOA. YEE No: 7-16 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir.

[34] BOA. YEE No: 7-16, 2-3 Not: işbu şecere es-Seyyid Hamidi Elkadiri tarafından düzenlenerek tastik edilmiştir.

Dünya Bülteni / Haber Merkezi

Yazar : Abdullah Demir



Yazar Hakkında

  • @Dünya Dinleri

    @Dünya Dinleri

    Bırakın Fikirleriniz Özgür Kalsın ! https://www.alternatifforum.org

    Dunyadinleri.Com Yöneticisi

Yorum Yaz


Yazdığınız yorumların genel ahlak kurallarına uygun olmasına özen gösteriniz. Ayrıca yazdığınız yorumlarda isminiz e postanız eksik yanlış olmamalıdır aski halde yorumlarınız onaylanmaz dikkate alınmaz cevap verilmez.

Haberler